EKOLOJİK KAVRAMLAR

Ekoloji

Yunanca ev manasına gelen  “oikos”  ve bilim manasına gelen “logos” kelimelerinden türeyen ekoloji terimi ilk kez Alman Ernest Haeckel tarafından kullanılmıştır. Ekoloji; canlıların birbirleri ve çevreleriyle ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Ekoloji canlıların yaşama yerlerini; çevrelerini oluşturan; hayvanlar, bitkiler, mikroorganizmalar gibi canlı grupları ile iklim, toprak gibi cansız faktörler arasındaki ilişkiyi inceler. Ekolojinin bilim dalı olarak görülmesi geçtiğimiz yüz yıla dayansa da, aslında insanlar binlerce yıldır bu bilim dalının uygulamalarını özellikle tarım ve hayvancılıkta pratik olarak kullanmışlardır.

Bir bölgedeki canlı topluluklarını ve çevrelerini ifade etmek için ekosistem terimi kullanılmaya başlanmasıyla birlikte ekoloji kavramı yeni bir amaç kazanmıştır. Buna göre ekolojinin amacı ekosistemlerin işleyişlerini ve zamanla nasıl değiştiğini anlamak olarak ifade edilmiştir. Örneğin bir bölgedeki tavşan sayısının artmasının ya da azalmasının bölgede yaşayan diğer canlı türleri açısından nasıl bir değişime sebep olacağı, tarımda kullanılan DDT gibi ilaçların bölgedeki canlıların yaşamını nasıl etkilediği, denizde meydana gelen bir tanker kazasının deniz canlılarında ne gibi değişimlere sebep olduğu ekolojinin çalışma alanlarına girmektedir.

Ekositem

Belirli bir alanda karşılıklı ilişki içinde olan canlı ve cansız faktörlerin tümü ekosistemi oluşturur. Bir ekosistemde yaşayan insanlar, hayvanlar, bitkiler, mantarlar ve mikroorganizmalar o ekosistemin canlı faktörlerini meydana getirirken; su, hava, toprak, rüzgar ve güneş ışığı cansız faktörleri oluşturur.

Bir kıta, bir okyanus ekosistem olarak kabul edilebileceği gibi bir orman, çayır, göl hatta akvaryum da bir ekosistem olarak kabul edilebilir. Bir ekosistemde canlı çeşitliliğini belirleyen en önemli faktör iklimdir. Canlı ve cansız varlıklar arasında etkileşimin sağlıklı olduğu ve gerekli enerji sağlandığı sürece ekosistem, kendi kendine yeterli bir sistemdir. Ekosistemler kara ve su ekosistemi olarak iki büyük gruba ayrılabilir.

SU EKOSİSTEMLERİ

Akarsu Ekosistemi

Dere, nehir, çay gibi hareketli sulardır. Çok sayıda bitki ve hayvan bulunur. Sakarya Nehri ekosistemi. 

Göl Ekosistemi

Göl, gölet ve baraj göllerinin oluşturduğu ekosistemdir. Abant Gölü ekosistemi.

Deniz Ekosistemi

Su derinliği, tuzluluk, sıcaklık gibi faktörler deniz ekosistemindeki canlı çeşitliliğini etkiler.

KARA EKOSİSTEMLERİ

Orman Ekosistemi

Çeşitli ağaç ve tek yıllık bitki türleri, şapkalı mantar çeşitleri ile hayvan türlerinin bulunduğu ekosistemdir. Amazon ormanları ekosistemi.

Çayır Ekosistemi

Çayırlıkların hakim olduğu, az ağaç türleri ile değişik hayvan türlerinin bulunduğu ekosistemlerdir. 

Tundra Ekosistemi

Kutup bölgelerine yakın yerlerde, sıcaklığın 10 dereceyi geçmediği yerlerdeki ekosistemdir. Genellikle buzullar hakimdir. Bitki gelişimi için uygun olmamakla birlikte kısa çalılıklar ile ren geyiği, tilki gibi hayvanların bulunduğu ekosistemlerdir.

Çöl Ekosistemi

Gece gündüz sıcaklık farkının yüksek olduğu, kaktüs, çeşitli çalılıklar gibi bitki türleri ile çöl tilkisi, yılan, akrep gibi hayvanların bulunduğu ekosistemlerdir.

Populasyon

Belli bir bölgede yaşayan aynı türden canlıların oluşturduğu canlı topluluğuna populasyon denir. Populasyon sadece aynı türden canlılardan oluşmakla birlikte, yaşadıkları yerlerde başka populasyonlar da yer alabilir. Populasyonun bulunduğu alan, su birikintisi hatta karıncanın sindirim kanalı kadar küçük olabileceği gibi göl, vadi ya da koruluk kadar büyük de olabilir. Populasyona aşağıdaki örnekler verilebilir:

Ceylanpınar’daki geyikler

Karadeniz Ereğli açıklarındaki hamsi balıkları

Bolu Dağı’ndaki orman gülleri

Van Gölü’ndeki sazan balıkları

Konya ovasındaki buğdaylar

Beher içindeki terliksi hayvanlar

Aladağ’daki kanlıca mantarları

Birim alandaki ya da hacimdeki birey sayısına populasyon yoğunluğu denir. Doğum ve ölüm oranları, iç ve dış göçler populasyon yoğunluğunu etkileyen faktörlerdir. Belli bir zaman diliminde, populasyonu oluşturan birey sayısı populasyonun büyüklüğünü belirler. Populasyon büyüklüğündeki değişim aşağıdaki formülle ifade edilir (A: populasyondaki değişim, B: doğum ve iç göçler, C: ölüm ve dış göçler).

A = B – C

 

Taşıma Kapasitesi

Belirli özelliklere sahip bir yaşama ortamında bulunabilecek en fazla birey sayısı, populasyonun taşıma kapasitesini belirler. Örneğin bir kovandaki arılar, başlangıçta az sayıda bireyden oluşurken bir süre sonra populasyondaki birey sayısının artarak kovanın taşıma kapasitesine ulaştığı gözlemlenir. Populasyon taşıma kapasitesine ulaşınca büyüklüğünde inişli çıkışlı dalgalanmalar görülür. Dengenin sağlanabilmesi için yavru arılardan bir kısmı yaşadıkları kovandan toplu olarak göç eder.

Komünite

Belirli bir alanda yaşayan ve aralarında etkileşim bulunan farklı türlere ait populasyonlardan oluşan canlılar topluluğuna komünite denir.  Komünitede aynı yaşam ortamını paylaşan türler bir arada bulunmakla birlikte, bir komünite içinde başka komüniteler de bulunabilir.  Örneğin bir sazlıktaki sülükler, kurbağalar, sazlar ve mikroorganizmalar bir komüniteyi oluşturur. Ayrıca oradaki bir hayvanın sindirim boşluğundaki çeşitli mikroorganizmalar da komünite olarak adlandırılır.

Komünitenin büyüklüğü ve tipi, komüniteyi oluşturan tür çeşitliliği ve sıcaklık, güneş ışığı, nem, yağış, toprak ve mineraller, pH, basınç gibi çevresel faktörlerden etkilenir.  En az tür çeşitliliği kutup bölgelerindeki komünitelerde görülürken orta kuşağa doğru gidildikçe çeşitlilik artar ve tropikal bölgelerdeki komünitelerde tür çeşitliliği en yüksek düzeye ulaşır.

Baskın Tür

Komünite içinde sayı ve faaliyet bakımından öne çıkan türlere baskın tür denir. Su ekosistemlerinde genel olarak baskın türlere rastlanmazken kara ekosisteminde genel olarak bitkiler baskın türdür. Ülkemiz ormanlarındaki sarıçam, köknar ve sedir baskın türlere örnek verilebilir.

Süksesyon

Belirli bir bölgede uzun bir zaman içinde türlerin birbirlerinin yerini almalarına süksesyon(sıralı değişim, ardılılık) denir. Süksesyonlar birincil ve ikincil süksesyonlar olmak üzere ikiye ayrılır.

Birincil süksesyonlar; üzerinde canlı bulunmayan ortama canlıların yerleşmeye başlaması ile gerçekleşir. Yer kaymaları ile yeni toprak sahalarının oluşması, dağların ve tepelerin aşınıp ayrışması, yanardağ patlamaları vb. olaylar sonucu yeni yerleşim alanları oluşur.Liken, yosun, ot, funda, çalı ve ağaç evreleri sıralı değişim gösterir.

İkincil süksesyonlar; daha önce üzerinde bir komünitenin bulunduğu fakat zamanla aşırı otlatma, yangın vb. nedenlerle bozulmuş ortamlarda gerçekleşir. İkincil süksesyonlarda toprak yapısı bozulmaz. Örneğin su komünitesinden kara komünitesine geçişte sulak alan kuruyarak üzerinde yeni bitkiler oluşur.

Biyosfer

Canlıların havada, karada ve suda yaşadığı kabul edilen ve canlı küre olarak bilinen 16-20 km kalınlığındaki tabakadır. Biyosferin atmosfer içindeki yüksekliği 10000 m’ye ulaşır. Bu yükseklikten öte bakteri ya da mantar sporlarına rastlanmamıştır. Yerde yaşayan kara hayvanları için biyosfer 6500-6800 m, yeşil bitkiler için 6200 m yüksekliğe kadar çıkabilir. Denizin altında ise 5000 m derinlikte canlıların yaşadığı saptanmıştır.

Habitat

Bir türün yaşamsal faaliyetlerini en iyi şekilde devam ettirebildiği yaşam alanıdır. Diğer bir ifadeyle bir canlının arandığı zaman bulunduğu yerdir. Habitat, bir orman veya bir çayırlık kadar büyük olabileceği gibi, çürümüş bir ağaç kütüğü kadar küçük de olabilir. Birden fazla hayvan türü, özel bir habitatta birlikte yaşayabilirler. Bitki örtüsü, besin ve su habitatı oluşturan temel faktörlerdir. Bu faktörlerin değişmesi, canlıların habitatının değişmesine sebep olabilir. Aşağıda bazı canlıların habitatları verilmiştir.

Kelaynak kuşları: Birecik’teki kayalıklar

İnci Kefali: Van Gölü

Kaktüs: Çöl

Mavi Balina: Okyanuslar

Beyaz sakız ağacı: Avustralya

Raflezya çiçeği: Endonezya’daki yağmur ormanları

Biyom

Yerkürenin sıcaklık, rüzgar, nem gibi iklim koşullarına ve enlem, yükseklik gibi coğrafik koşullara bağlı olarak geniş coğrafik bölgelerinde bulunan büyük ekosistem tiplerine biyom denir. Biyomlar geniş coğrafik bölgeleri içine alan büyük ekosistem tipleridir. Her biyom farklı tipte iklim, bitki ve hayvan türleri ile karakterize edilir. Biyomlar karasal ve sucul olmak üzere iki grupta incelenebilir.  

 

KARA BİYOMLARI

Orman Biyomları

Tropikal Yağmur Ormanları: Orta Ve Güney Amerika, Afrika, Avustralya Ve Asya’nın Ekvator’a yakın kısımlarında yer alır. Biyolojik çeşitlilik çok zengindir.

Ilıman Bölge Yaprak Döken Ormanları: Kuzeydoğu Amerika, Avrupa, Asya Ve Avustralya’da Bulunur.

İğne Yapraklı Ormanlar: Dünya üzerinde bölgesel değil, daha çok parçalı bir dağılıma sahiptir.

Çayır Biyomları

Dağların yüksek kesimleri ile ılıman karasal iklim bölgelerinde görülür. Ülkemizde İç Anadolu’da, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da görülür.

Çöl Biyomları

Güney Afrika’daki Kalahari Çölü, Kuzey Afrika’da Sahra Çölü ve Arabistan Çölü büyük çöllere örnektir.

SUCUL BİYOMLAR

Tatlı Su Biyomları

Göl Biyomları:Eymir Ve Mogan Gölü Biyomları.

Akarsu Biyomları: Nehir, Çay, Dere Bu Biyomları.

Sulak Alanlar:  Bataklıklar, sazlıklar, sulak çayırlar sulak alan kapsamı içindedir.

Tuzlu Su Biyomları

Okyanuslar ve denizler tuzlu su biyomlarını oluşturur.

Fauna

Belli bir bölgede yaşayan hayvanların tümüne fauna ya da direy denir. Faunalar bulundukları yere göre adlandırılır. Örneğin Türkiye faunası hayvanlar aleminin Türkiye sınırları içinde yaşayan üyelerinin tamamıdır. Türkiye sahip olduğu iklim özellikleri ve zengin biyolojik çeşitliliği sayesinde zengin bir faunaya sahiptir. Türkiye faunasına ait 160 memeli, 466 kuş, 120 sürüngen, 22 kurbağa, 127 tatlı su balığı, 384 deniz balığı olmak üzere toplam 1279 civarında omurgalı türü olduğu bilinmektedir.

Flora

Belli bir bölgede yaşayan bitkilerin tamamına flora denir. Türkiye florası, nerdeyse tüm Avrupa kıtası bitki çeşitliliğine denk olan 12.000 bitki taksonuna sahip olup, bu bitki türlerinden 3708 tanesi endemiktir

Ekoton

Koşulları farklı komüniteler arasındaki geçiş bölgelerine ekoton denir. Bu alanlar her iki komünitenin özelliklerini de kısmen içerdiklerinden hem tür ve birey sayısı hem de sahip olunan özellikler açısından farklılıklar gösterir. Ekotonda birey sayısı azalırken tür çeşitliliği artar. Örneğin çayırlık alan ile ormanlık arasındaki geçiş bölgesinde çalılar, kısa boylu ağaç türleri bulunabilir ve bu türler her iki alanda bulunan türlerden farklı olabilir.

Biyokütle

Belli bir türün veya çeşitli türlerden oluşan canlı toplumunun herhangi bir zamandaki toplam kütlesine biyokütle ya da biyomas denir. Ekosistemdeki canlıların sentezlediği tüm organik maddeler biyokütle(biyomas) olarak tanımlanır. Besin piramidinde üreticilerin sentezlediği besin maddeleri tüketicilere doğru aktarılırken metabolizma, boşaltım ve ölüm gibi biyolojik faaliyetler ve enerji dönüşümlerinden dolayı biyokütlede azalma görülür. Üretici ve tüketicilerden ayrıştırıcılara her düzeyde madde ve enerji akışı olur.

Biyolojik Birikim

Terleme,dışkı, solunum yollarıyla atılması imkansız olan suda çözünmeyen bazı zararlı maddelerin yağ dokuda birikmesine biyolojik birikim denir.  Besin zincirinde üreticiden tüketiciye doğru gidildikçe biyolojik birikim artar. DDT, PCB gibi sentetik kimyasallar, bazı radyoaktif maddeler ve ağır metaller, bazı mantarlar biyolojik birikime sebep olur.

 Ekolojik Niş

Bir bireyin bulunduğu ortam içerisinde sahip olduğu veya yapmak zorunda bulunduğu bütün sorumlulukları ve işlevleri ekolojik niş olarak ifade edilir. Örneğin bir canlının beslenmesi, korunması, saklanması, üremesi, diğer canlılarla ilişki içinde olması gibi faaliyetler ekolojik niş içerisinde yer alır.

Mikroklima

Belirli bir küçük habitat ya da alandaki farklı iklim türlerine mikroklima iklim denir. Örneğin bir ormanın farklı yerlerinde hatta bir ağacın en alt kısmından tepesine kadar farklı iklim türlerinin görülmesi mikroklima ile açıklanır. Ülkemizde Iğdır ve Rize illeri mikroklima özelliği görülür. Bu illerimizde ait oldukları bölgede yetişmeyen bitki türleri(portakal, mandalina vb.) yetişmektedir.

Çevre Direnci

Bir populasyonun büyüme ve gelişmesini engelleyen her türlü faktöre çevre direnci denir. Örneğin b,rey sayısı artan bir populasyonda çevre direnci de artacağından bir süre sonra populasyon ya dengelenir ya da birey sayısı hızlı şekilde azalmaya başlar. Besin kıtlığı, yaşama alanlarının azalması, salgın hastalıklar, rekabetin artması çevre direncini oluşturan etmenlerdir.

Rekabet

Canlıların besin, yaşama alanı, çiftleşm gibi faktörleri elde etmek için birbirleriyle yarışmasına rekabet denir.  Aynı türün bireyleri arasında görülen rekabete tür içi rekabet denir. Örneğin bir mısır tarlasındaki mısırların rekabeti tür içi rekabete örnektir. Farklı türlere ait bireyler arasında görülen rekabete türler arası rekabet denir. Örneğin buğday tarlasındaki buğday ile yabani otların rekabeti türler arası rekabete örnektir.

Plankton

Suda bulunan, hareket yeteneği akıntıya bağımlı olan canlılara verilen genel isimdir. Genellikle mikroskobik boyuttadır ve tek hücreli oldukları varsayılsa da okyanus bilimciler denizanası ve kopmuş yosunları da plankton olarak kabul etmektedir. Bitkisel planktonlara fitoplankton, hayvansal planktonlara zooplankton adı verilir. Okyanuslardaki fitoplanktonlar, besin zincirinin ilk halkasını oluşturur. Öglena, paramesyum, amip planktonlara örnek verilebilir.

KAYNAKÇA

Ercan Akkaya, S., Albayrak, O., Öztürk, E., Cavak, Ş. (2012). Biyoloji 9. (Beşinci Baskı)  Ankara: MEB Yayınları

Ercan Akkaya, S., Sağdıç, D., Albayrak, O., Öztürk, E., CAVAK, Ş., İlhan, F.(2012). Biyoloji 10. (Dördüncü Baskı)  Ankara: MEB Yayınları

MEB, (2012). Biyoloji 12. (İkinci Baskı) Ankara: MEB Yayınları

Sağdıç, D., Albayrak, O., Öztürk, E., CAVAK, Ş. (2012). Biyoloji 11. (Üçüncü Baskı)  Ankara: MEB Yayınları

Torunoğlu, E. (2012). Çevre, Ekosistem ve Temel Kavramlar. Çevre Sorunları ve Politikaları. Ü. B. Öğütveren (Editör). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Web-Ofset.

URL1. http://tr.wikipedia.org/wiki/Plankton adresinden 15.04.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL2.  http://www.kimyaturk.net/index.php?topic=7245.0 adresinden 15.04.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL3. http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_biteyi#Floristik_yap.C4.B1 adresinden 15.04.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL4. http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_faunas%C4%B1 adresinden 15.04.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL5. http://07biyolog07.blogcu.com/ekoloji-ekosistem-terimleri-besin-enerji-piramidi/7321899  adresinden 15.04.2013 tarihinde erişilmiştir.

KUANTUM ÖĞRENME

GİRİŞ

Bilgideki değişim ve artışın baş döndürücü bir hıza ulaştığı günümüz bilgi çağında, eğitim sistemimizin temel amacı, öğrenenlere mevcut bilgileri aktarmaktan çok, bilgiyi anlama, gerektiğinde bilgiyi kullanma ve bağıntılar kurarak bilgi üretmesine olanak sağlayan bilgiye ulaşma becerilerini kazandırmak olmalıdır. Bu becerilerin kazandırıldığı derslerin başında fen dersleri gelmektedir (Kaptan ve Korkmaz, ty.).

            Çepni (2006) fen bilimlerini, “gözlenen doğayı ve doğa olaylarını sistemli bir şekilde inceleme ve henüz gözlenmemiş olayları kestirme gayretleri” olarak tanımlamıştır. Aynı zamanda fen, deneysel ölçütleri, mantıksal düşünmeyi ve sürekli sorgulamayı temel alan bir araştırma ve düşünme yoludur. Doğal dünyayı anlama, bilimsel ve teknolojik olaylara merak duygusunu geliştirme,  fen ve teknolojinin doğasını anlama, araştırma, okuma ve tartışma aracılığıyla yeni bilgileri yapılandırma becerileri kazandırma, bilmeye ve anlamaya istekli olma, sorgulama fen ve teknolojinin genel amaçları arasındadır (MEB, 2004). Bu beklentiler göz önüne alındığında öğrenmeyi öğrenme ve yaşam boyu öğrenme gibi becerilerin fen eğitiminde önem kazandığı görülmektedir. “Kuantum Öğrenme Modeli” bu becerileri etkin olarak kullanan yaklaşımlardan biridir (Yilgen, Baykara ve Arı, t.y.).

1.1.   Kuantum Teorisi

Max Planck’ın 1900 yılında siyah cisim ışıması deneyiyle ortaya atılan kuantum teorisi, atom, çekirdek gibi temel parçacıkları ve kuarklar gibi küçük parçacıkları inceler. Kuantum teorisi belirsizlik ve olasılık ilkelerine dayanır (URL1).

MEB 2004 yılında eğitimde reform kabul edilebilecek değişimler gerçekleştirmiştir. Bu değişimlerin referans aldığı noktalardan birisi de, bilim felsefesi olarak Newton yerine Kuantum paradigmasını esas almasıdır. Katı bir neden sonuç ilişkisine dayalı, doğrusal tekçi Newton’cu paradigma, eğitimde ezberci ve öğretmen merkezli bir anlayışa yol açmaktadır. Kuantum’cu paradigmanın dayandığı yeni program ise, çoklu ve bütüncül bir bakış açısı, sorgulayıcı ve esnek bir zihniyete sahip bireyler yetiştirmeyi amaçlamaktadır (Şahin, 2004; Mestçi, 2004; akt. Akpınar ve Aydın, 2009).

1.2.    Kuantum Öğrenme Modeli

Kuantum öğrenmenin temeli 1980’li yıllarda Dr. Georgi Lazanov tarafından ortaya atılan hızlandırılmış öğrenme tekniklerine ve beyin uyumlu öğrenme tekniklerinin kullanımına dayanır. Kuantum öğrenme beyin temelli öğrenme yaklaşımı içine girmektedir. Bununla birlikte kuantum öğrenme “Suggestopedia”, “Hızlandırılmış Öğrenme”, “Nörolinguistik Programlama (NLP)”,  “Sağ-Sol Beyin Teorisi”, “Üçlü Beyin Teorisi”, “Öğrenme Biçemleri”, “Holistik Öğrenme”, “Çoklu Zeka Kuramı”, “Duygusal Zeka (SQ)”  gibi öğrenme kuramlarına da dayanmaktadır ( De Porter ve Hernacki,1992; akt. Ay, 2010).

Suggestopedia, insan beyninin çalışması ve etkin olarak nasıl öğrendiğinin anlaşılmasına dayanır. Kuantum öğrenme ortamlarında müzik kullanılması suggetopedia çalışmalarına dayanmaktadır (Minewiser, 2000; akt. Demir, 2006). Hızlandırılmış öğrenme, beynin bütün bölümlerinin ilgisini çeken, öğrenenlerin öğrenmelerini ve zihinde tutmalarını arttıran bir yöntemdir ( Walsh, 2002; akt. Demir, 2006). NLP, sinirsel dil programlama sözcüklerinin kısaltması olup, bireyin istediklerini elde etmesine imkân veren bir düşünce, uygulama ve davranış biçimidir (Alder, 2005; akt. Demir, 2006). Sağ-sol beyin teorisi, beynin sağ ve sol yarım kürelerinin farklı faaliyetleri gerçekleştirdiği ilkesine dayanır (Buzan, 2003; akt. Demir, 2006). Üçlü beyin teorisi, beyinin çalışma işlevlerine göre neokorteks, limbik sistem ve replian olarak ayrıldığı fikrini öne sürer (Caine ve Caine, 2002; akt. Demir, 2006). Öğrenme biçemleri, herkesin parmak izi gibi öğrenme biçiminin farklı olduğunu ve öğrencinin öğrenirken ve hatırlarken kendine özgü yollar kullandığını savunur ( Given, 1996; akt. Demir, 2006). Holistik öğrenme, öğrencilerin zihinsel gelişimini ilerleten, kişisel araştırmalarını ve ders konularını kendi yaşantısıyla birleştirmesine yardımcı olan, kendilerine ve topluma karşı sorumluluklarını belirlemesine yardımcı olan bir yaklaşımdır (Graurholz, 2001; akt. Demir, 2006). Çoklu zeka kuramı, Gardner’in kültürün ve deneyimlerin etkilediği yedi zeka alanının olduğunu savunur (Uzoğlu ve Büyükkasap, 2011). Goleman Duygusal zekayı, kendimizi motive etme, aksiliklere rağmen yola devam etme, ruh halini düzenleyebilme ve ilişkilerimizde duygularımızı yönetmek için başkalarının ve kendimizin hislerini anlama kapasitesi olarak tanımlamıştır (Goleman, 1995; akt. Karabulutlu, Yılmaz ve Yurttaş, 2011).

Kuantum öğrenme modeline göre öğrencilere öğretilecek beceriler akademik beceriler ve yaşam boyu becerileri olmak üzere iki grupta toplanır.

1.2.1.  Akademik Beceriler 

Kuantum öğrenme ile öğrencilere kazandırılacak akademik beceriler: “Kuantum Okuma”, “Kuantum Yazma”, “Kuantum Hafıza Teknikleri”, “Etkili Not Oluşturma Teknikleri” dir.

1.2.1.1. Kuantum Okuma: Kuantum okuma hızlı ve etkin okuma sürecidir. Kuantum okuma süreci, fiziksel ortamın iyi ayarlanması, beynin rahatlama ve yoğunlaşma kabiliyetinin yüksek olduğu alfa modunda olması gibi bir dize aşamadan oluşur ( De Porter ve Hernacki, 1997; akt. Demir, 2006).

1.2.1.2.Kuantum Yazma: Kuantum yazma, planlama, dil bilgisi kuralları ve noktalama işaretleri gibi beynin yazma kapasitesini sınırlayan kuralları dikkate almadan, sağ beyin aktiviteleri ile renkleri ve duyguları yazıya dahil eden yazma tekniğidir. Hızlı yazma ve salkımlama kuantum yazma teknikleridir (Demir, 2006).

1.2.1.3.      Etkili Not Oluşturma Teknikleri: Etkili not alma, ihtiyaç olduğunda bilgileri kolayca hatırlamaya yardımcı olmak için zaman kazandırmaktır. Not almadaki temel hedef okuduklarımız, dinlediklerimizdeki anahtar kavramları yakalamaktır (DePorter ve Hernacki, 1992; akt. Girit, 2011). Zihin haritası ve Not AY (Not Alma ve Not Yapma) tekniği kuantum öğrenmede kullanılan iki tekniktir.

Zihin Haritaları, farklı kavram ve fikirler arasındaki ilişkilerin yaratıcı düşünmeyle şematize edildiği grafik materyallerdir. Zihin haritaları oluşturulurken kavramlar arasındaki ilişkiler;  resimler, renkler, semboller veya şekiller kullanılarak gösterilebilir (Ayas, 2006).

Not AY tekniği, not alma ve not yapma sözcüklerinin kısaltılmasıdır. Not almada konuşmacının söylediği ya da kitapta yazılanlar akademik olarak kullanılacak şekilde kaynaktan süzülür. Not yapmada ise belirtilen konu ile ilgili zihinde meydana gelen çağrışımlar kağıda aktarılır. Her iki aşamanın birlikte kullanımı öğrenmenin kalıcı ve anlamlı olmasını sağlayacaktır (Ayvaz ve diğerleri, 2007; DePorter ve Hernacki, 1992; akt. Ay, 2010).

1.2.1.4.     Kuantum Hafıza Teknikleri: Geçici ya da kalıcı belleğe tam olarak yerleştirilmeyen ya da yanlış yerleştirilen bilgiler unutulan bilgilerdir. Bilgilerin yeri ve zamanı geldiğinde yeniden kullanılabilmesi için; çağrışım, sınıflandırma, ilişkilendirme, canlandırma, hafıza çivileri, kısaltma, öyküleme gibi teknikler kullanılmaktadır (Ayvaz ve diğerleri, 2007; Demir, 2006; Baran, 2004; akt. Ay, 2010). Örneğin periyodik tablodaki 1A grubu elementleri olan; Hidrojen(H), Lityum(Li), Sodyum(Na), Potasyum(K), Rubidyum(Rb), Sezyum(Cs), Fransiyum(Fr) sınıflandırma tekniği ile Haydarpaşa Lisesinin Nankör Kimyacısı, Rabianın Cesedini Fırlattı şeklinde hafızada daha kolay tutulur.

1.2.2. Yaşam Boyu Öğrenme Becerileri

Yaşam boyu öğrenme becerileri; yaratıcı problem çözme teknikleri, mükemmelliğin sekiz anahtarı ve etkili iletişim becerilerini içerir

Yaratıcılık birçok tanımda problem çözme olarak geçmekle beraber, problemi fark etmeyi, hipotez kurmayı ve hipotezleri test etmeyi,  farklı düşünmeyi ve çözüm geliştirmeyi, gerektirmektedir (Saeki ve ark., 2001; akt. Koray, Köksal, Özdemir, Presley, 2007). Yaratıcı problem çözme, yaratıcı düşünme, eleştirel düşünme ile diğer üst düzey düşünme becerilerinin birleşimidir (Lumsdaine, 2003; akt. Özkök, 2005).

Kuantum öğrenme seminerlerinde, kişilerin hayatlarını ve hayat felsefelerindeki temelleri düzenlemelerine yardımcı olmak amacıyla oluşturulmuş sekiz prensip bulunmaktadır. Bu prensipler;

  1. Bütüncül ol,
  2. Hatalar başarıya götürür,
  3. Güzel amaçla konuş,
  4. Hedefine odaklan,
  5. Kendini idealine ada,
  6. İşini sahiplen,
  7. Esnek ol,
  8. Dengeli ol şeklindedir.

Kuantum öğrenme seminerlerinde bu prensipler mükemmelliğin sekiz anahtarı olarak isimlendirilmektedir (Demir, 2006)

1.3.   Kuantum Öğrenme Döngüsü (EEL Dr. C Düzeni)

EEL Dr. C adı verilen ve altı aşamadan oluşan düzen, basamakların baş harflerinden adını almıştır. Enroll (Yakalama), Experince (Deneyimlerle İlişkilendirme), Label (Etiketleme), Demenstrate (Gösterme), Review (Derleme) ve Celabrate (Kutlama) evrelerinden oluşan bu düzen akademik ve yaşam boyu öğrenme becerilerini en etkili şekilde kapsamalıdır (DePorter, Reardon ve Nourie, 1999; akt. Demir, 2006).

  1. 1.      Aşama: Yakalama

Öğrencilerin ön bilgilerinin harekete geçirilip, öğrencilerde araştırma isteği uyandırıldığı aşamadır. Bu aşamada öğrencilerin dikkatini çekecek sorular, hikaye, skeçler, rol içerikli oyunlar, videolar kullanılabilir (DePorter, Reardon ve Nourie, 1999; akt. Girit, 2011).

  1. 2.      Aşama: İlişkilendirme

Öğrencilerin deneyimlerini ve ön bilgilerini kullanarak öğrenmeleri için beynin keşfetme isteğini aktifleştirir. Bu aşamada ön bilgiyi harekete geçirecek; oyunlar, benzeşimler, rol yapma, grup çalışmaları, zihin haritaları gibi etkinlikler yapılabilir (DePorter, Reardon ve Nourie, 1999; akt. Girit, 2011).

  1. 3.      Aşama: Etiketleme

Öğrenme stratejilerinin ve düşünme becerilerinin kullanıldığı aşamadır. Kuantum not alma, hafıza teknikleri,  grafikler, posterler, kuantum çalışma stratejileri bu aşamada kullanılabilir (Usta, 2006; akt. Ay, 2010).

  1. 4.      Aşama: Gösterme

Öğrencilerin orijinal fikirler üretmesi, kendi değişkenlerini kullanarak analiz etmesi ve konuya geniş açıdan bakabilmesi bu aşamada önemlidir (Ay, 2010). Öğrenciye yeni bilgiyi alma ve uygulama fırsatı verilerek, edinilen bilgi öğrencinin yaşam deneyimine eklenir. Takım çalışmaları, gösteri, orijinal video çekimleri, posterler, oyunlar, şarkılar, not alma ve grafik çizimleri bu aşamada kullanılabilir (DePorter, Reardon ve Nourie, 1999; akt. Girit, 2011).

  1. 5.      Aşama: Tekrarlama

Edinilen bilgi ve becerilerin, sinirler arası bağların güçlendirilerek içeriğin akılda kalmasının sağlandığı aşamadır. Öğrencilerin farklı öğrenme yetenekleri dikkate alınarak farklı etkinlikler yapılmalıdır. Bu aşamada oyunlar, drama, gösteri, canlandırma gibi etkinlikler yapılabilir. Çalışmalar sonunda pekiştireç verilmelidir (DePorter, Reardon ve Nourie, 1999; akt. Ay, 2010).

  1. 6.      Aşama: Kutlama

Çabanın, özenli çalışmanın ve başarının kutlandığı aşamadır. Kutlama aşamasında öğrencileri mutlu edecek, eğlendirecek kazanımlı yarışmalar yapılabilir (Ay, 2010).

Kuantum öğrenmeyle ilgili yurt dışında yapılan çalışmalar incelendiğinde ABD’ de “Learning Forum” şirketinin yaz aylarında düzenlediği Supercamp adlı gençlik programları dikkat çekmektedir.

Vos-Gronendal, 1983-1989 yılları arasında supercamp programlarına katılan öğrencilerin akademik başarılarını ve öğrenmeye ilişkin tutumlarını belirlediği çalışmada, programa katılan öğrencilerin motivasyonunda %68, akademik başarılarında % 73 oranında artış sağladığı belirlenmiştir (Le Tellier ve De porter, 2002; akt. Demir, 2006).

Learning Forum, 1993 yılında ABD’de Grossmont birleşik lise bölgesinde, kuantum öğrenmenin akademik başarıya etkisini araştırmıştır. Elde edilen bulgulara göre, akademik başarıları zayıf olan öğrencilerin %63’ünün akademik not ortalaması 2’nin üzerine çıkmıştır (Le Tellier ve De porter, 2002; akt. Demir, 2006).

1996 yılında Learning Forum şirketi, ABD’de Northwood Lisesi’nde kuantum öğrenmenin öğrenci performansına etkisi üzerine bir araştırma yapmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, matematik dersinde C’nin altında not alan öğrencilerin sayısı geleneksel sınıflarda %23 iken, kuantum öğrenme sınıflarında %5 oranında olmuştur (Le Tellier ve De porter, 2002; akt. Demir, 2006).

Nouire (1998) tarafından ABD Thornton Township bölgesinde akademik başarısı düşük, devamsızlık ve davranış problemi olan lise öğrencilerine kuantum öğrenme uygulamalarına yönelik yapılan araştırmada, öğrencilerin %67’sinin matematik dersini geçtiği ve devamsızlıklarında %37 oranında azalma gözlendiği belirlenmiştir. Aynı araştırmada kendini algılamaya yönelik bulgular incelendiğinde, “kendilerini akademik kişi olarak görme” oranı kuantum öğrenme uygulamaları öncesi %46 iken, kuantum öğrenme uygulamaları sonrası %82’ye çıkmıştır (akt. Demir, 2006).

Barlas (2002) ve arkadaşları, ABD Westfiel halk okulunda 7. ve 8. sınıf öğrencilerinin kuantum öğrenmenin öğrencilerin öğrenmeye ilişkin tutumlarına ve akademik başarılarına etkisi konulu yüksek lisans çalışması yapmışlardır. Araştırma sonuçlarına göre, kuantum öğrenme sınıfındaki öğrenciler, geleneksel sınıftaki öğrencilere göre akademik olarak daha başarılı olmuşlardır. Aynı zamanda öğrencilerin kendine güvenlerinde artış sağlanmıştır. Özellikle öğrenme güçlüğü çeken öğrencilerde büyük farklılaşma olmuştur (akt. Demir, 2006).

Benn (2003) ve arkadaşları ABD’ nin farklı eyaletlerinde kuantum öğrenme modelinin temel akademik derslerdeki başarılarına etkisini araştırmışlardır. Araştırma sonuçlarına göre, kuantum öğrenme modelini uygulayan kullar, kuantum öğrenme modelini uygulamayan okullara göre daha büyük başarı örneği göstermişlerdir (akt. Demir, 2006).

Myer (2005) ve arkadaşlarının 2004-2005 eğitim öğretim döneminde kuantum öğrenmenin öğrenme becerileri, fen ve matematik hazır bulunuşluklarına etkisini içeren bir araştırma yapmışlardır. Araştırma sonuçlarına göre kuantum öğrenmenin, öğrenme becerileri üzerine olumlu etkisi olduğu, fen ve matematik hazır bulunuşluk düzeylerinde önemli artışlar gösterdiği saptanmıştır (akt. Ay,2010).

Kuantum öğrenmeyle ilgili yurt içinde yapılmış tez ve makale çalışmalarına ulaşılmıştır.

Demirel (2004) ve arkadaşları tarafından kuantum öğrenmenin, 5. sınıf öğrencilerinin öğrenmeleri üzerine etkisini araştırdığı çalışmada, deney ve kontrol grubu öğrencilerinin güz ve bahar dönemi akademik not ortalaması karşılaştırmasında, güz döneminde anlamlı bir fark görülmezken, bahar dönemi akademik not ortalamasında kontrol grubu lehine anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir. Akademik Benlik Tasarımı Ölçeği’nden elde edilen veriler incelendiğinde, deney ve kontrol gruplarında kendi içlerinde anlamlı bir farklılık söz konusu iken, gruplar arasında ise anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Bilişötesi farkındalık ölçeğinden elde edilen veriler incelendiğinde, deney ve kontrol gruplarının kendi içlerinde ön test ve son test puan ortalamalarının karşılaştırılmasında deney grubu lehine anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir. Araştırmadan elde edilen nitel veriler incelendiğinde, kuantum öğrenmenin öğrenme yaşantılarını olumlu etkilediği belirlenmiştir (akt. Ay, 2010).

Demir (2006), Anadolu Lisesi, Yabancı Dil Ağırlıklı Lise ve Genel Lise türünde Kuantum Öğrenme Modeli’nin ortaöğretim düzeyinde akademik başarıya, öğrencilerin derse, okula ve öğrenmeye yönelik etkisini araştırmıştır. Anadolu Lisesi ve YDA Lise türünde akademik başarı karşılaştırmasında deney grubu lehine anlamlı bir fark olduğu görülürken, Genel Lise türünde anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Araştırmada Kuantum Öğrenme Modeli’nin seminere katılan zayıf, orta, iyi, pekiyi derecesindeki öğrencilerin akademik başarılarına etkisi de incelenmiştir. Özellikle zayıf gruptaki öğrenciler olmak üzere, orta, iyi ve çok iyi gruptaki öğrencilerin akademik ortalamalarında artış olduğu görülmektedir. Ayrıca araştırmada kuantum öğrenmenin öğrencilerin öğrenmeye, okula, kendini algılamaya yönelik tutumlarını olumlu etkilediği belirlenmiştir (Demir, 2006).

Hanbay (2009)’un kuantum öğrenme modelinin Almanca öğretimi üzerindeki etkileri üzerinde yaptığı araştırmada; derse katılmayan öğrencilerin derse katılımında artış görüldüğü, dersin işlenmesi sırasında iletişimin güçlendiği tespit edilmiştir. Uygulamaya katılan öğrencilerin ve dersi yürüten öğretmenlerin görüşleri ise uygulamanın başarılı olduğu yönündedir. Sınav sonuçlarıyla elde edilen veriler incelendiğinde ise öğrencilerin ilk test ve son test puanları arasında anlamlı bir fark olduğu görülmüştür.

Ay (2010), yaptığı yüksek lisans çalışmasında Kuantum Öğrenme Modeli’ne dayalı fen ve teknoloji öğretiminin öğrencilerin akademik başarıya, derse yönelik tutum ve kendi kendine öğrenme becerileri üzerine etkilerini araştırmıştır. Akademik başarı testi sonuçlarından elde edilen bulgular incelendiğinde, deney grubunda uygulanan Kuantum Öğrenme yönteminin akademik başarı üzerinde etkili olduğu görülmüştür. Fen dersine yönelik tutumlara ait bulgular incelendiğinde ise deney ve kontrol grupları arasında anlamlı bir farkın olmadığı belirlenmiştir. Öğrencilerin kendi kendine öğrenme becerilerine ait bulgular incelendiğinde deney grubu lehine anlamlı bir farkın olduğu görülmüştür. Araştırmada Kuantum Öğrenme Modeliyle ilgili öğretmen ve öğrenci görüşleri incelendiğinde; kuantum öğrenmenin, öğrencilerde motivasyon, derse olan tutum, grup çalışması, etkili ve hızlı öğrenme, öğrenmeyi öğrenme becerilerini olumlu etkilediğini saptamıştır. Zamanın etkili kullanılmasında sıkıntı çekme kuantum öğrenme modeliyle ilgili belirtilen olumsuz görüşlerdendir.

Girit (2011), Kuantum Öğrenme Modeli’ne dayalı matematik öğretiminin ilköğretim öğrencilerin akademik başarıları, matematiğe ilişkin kaygı düzeyleri ve tutumlarına yönelik ilişkilerini araştırmıştır. Uygulanan akademik başarı testinden elde edilen veriler incelendiğinde deney ve kontrol grubu son test puanları arasında deney grubu lehine anlamlı bir farkın olduğu görülmüştür.   Matematik kaygıları ve matematiğe karşı tutumlara ait bulgular incelendiğinde ise deney ve kontrol grupları arasında anlamlı bir farkın görülmediği tespit edilmiştir.

Yapılan araştırmalardan çıkan sonuçlar incelendiğinde Kuantum Öğrenme Modeli’nin, öğrenende bilgiye ulaşma becerilerini geliştirmede yardımcı olduğu, öğrencilerin derslere yönelik tutumlarını olumlu etkilediği ve hazır bulunuşluk düzeylerini arttırdığı, öğrenme ortamlarının çoklu öğrenme duyularına hitap edecek şekilde düzenlendiği için öğrenmeyi daha zevkli hale getirmesinde etkili olduğu düşünülmektedir. Bu sebeple bu araştırmada Kuantum Öğrenme Modeli’nin öğrencilerin akademik başarılarına ve derse yönelik tutumlarına etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.

Problem cümlesi

5. sınıf fen bilimleri dersi “Enerji Kaynağı: Güneş” konularının Kuantum Öğrenme Modeli’ne uygun olarak işlenmesinin, öğrencilerin akademik başarı, fenne yönelik tutumları, deney ve kontrol gruplarının, ön test – son test karşılaştırmasında anlamlı bir farklılık oluşturmakta mıdır?

Bu probleme uygun olarak aşağıdaki denenceler oluşturulmuştur.

Denence 1: Deney grubu öğrencilerinin (akademik başarı testi) son test puanları ile kontrol grubu öğrencilerinin son test puanları arasında, deney grubu lehine anlamlı bir fark vardır.

Denence 2: Deney grubu öğrencilerinin (tutum testi) son test puanları ile kontrol grubu öğrencilerinin son test puanları arasında anlamlı bir farklılık yoktur.

YÖNTEM

Bu araştırmada, deneysel modellerden ön test son test kontrol gruplu deneme deseni kullanılmıştır. Deneysel desenlerde temel amaç değişkenler arasında oluşturulan neden sonuç ilişkisini test etmektir (Büyüköztürk, 2008).

Ön Test Son Test
Deney (G1) O1.1

X

O1.2
Kontrol (G2) O2.1 O2.2

X: Deneysel Uygulama

Araştırma Deseni (Büyüköztürk, 2008)

 

Deney Grubundaki Uygulamalar:    

 

Araştırmacı tarafından öğrencilere, uygulama öncesi 8 saat Kuantum Öğrenme Modeli uygulamaları ve teknikleri hakkında bilgi verilir. Uygulama süresince öğrencilerin ihtiyaç duyacakları not defteri, renkli kalem gibi malzemeleri edinmeleri sağlanır.  Sınıf ortamı kuantum öğrenme modeline uygun olarak hazırlanır. Bunun için sınıfın temizliği kontrol edilir, sıralar grup çalışmasına uygun olacak şekilde düzenlenir, panolara konuyla ilgili dikkat çekici posterler asılır, müzik için sınıfın uygun yerlerine hoparlör yerleştirilerek etkili bir öğretim ortamı hazırlanır. Öğrenciler grup çalışmaları için, öğrenme düzeyleri, cinsiyetleri dikkate alınarak heterojen gruplara ayrılır. Kuantum Öğrenme Modeli’ne uygun olarak hazırlanan ders planı çerçevesinde ders işlenir.

DERS PLANI

Dersin Adı: Fen Bilimleri

Sınıf:  5/A

Ünite: Maddenin Değişimi ve Tanınması

Konu: Su Halden Hale Girer

Önerilen Süre: 4 saat

Kazanımlar:  1. Yağmur, kar, buz, sis ve bulutun su olduğunu fark eder.

2. Suyun ısınınca buharlaştığını, buharın da soğuyunca yoğuştuğunu gösteren deney tasarlar.

3.  Buharlaşma ile suyun havaya döndüğü ve yağışlarla buharlaşmanın birbirini dengelediği çıkarımında bulunur.

4. Su döngüsü ile yağış-buharlaşma dengesi arasında ilişki kurar.

Kuantum Öğrenme Düzeni Öğrenme Öğretme Süreç Analizi:

Düzen/ Beceriler

Yakalama

İlişkilendirme

Etiketleme

Gösterme

Tekrarlama

Kutlama

Kuantum Çalışma

 

Ö

Ö

Ö

Ö

 

Kuantum Okuma

 

 

 

 

Ö

 

Kuantum Yazma

 

Ö

Ö

Ö

 

 

Kuantum Not Alma

 

 

Ö

 

 

 

Kuantum Hafıza

 

 

 

 

Ö

Ö

M8 Anahtarı

Ö

Ö

Ö

Ö

Ö

Ö

İletişim

Ö

 

Ö

Ö

Ö

Ö

Ö

Problem Çözme

 

Ö

 

Ö

 

 

Kendine Güven

Ö

Ö

Ö

Ö

Ö

Ö

Liderlik

 

Ö

 

Ö

 

 

 

 

  1. 1.       Aşama: Yakalama

 

Öğretmen sınıfa şemsiye, kaban, atkı, eldiven, güneş gözlüğü gibi malzemelerle gelir. Öğrencilere havanın ve mevsimin durumuna göre hangi kıyafetlerin tercih edilmesi gerektiği sorulur. Öğrencilerden hava durumuna göre kıyafet giyilmemesinin nasıl sonuçlanacağı ile ilgili başlarından geçen bir hikaye anlatmaları istenir.

  1. 2.      Aşama: İlişkilendirme

Öğrencilere 4. sınıfta öğrendikleri erime, donma, buharlaşma ile ilgili hatırladıklarını defterlerine hızlı şekilde yazmaları söylenir. Yollardaki, okulun bahçesindeki su birikintilerinin gittikçe küçülmesinin erime, donma, buharlaşma kavramlarının hangisiyle ilgili olduğu sorulur. Gruplara gerekli malzemeler verilerek konuyla ilgili “Kavanozda Neler Oluyor?” etkinliğini yapmaları söylenir.

  1. 3.      Aşama: Etiketleme

Bu aşamada öğrencilere bulut, yağmur, kar ve sisin oluşumuyla ilgili görsellerle desteklenmiş bir slayt izletilerek gerekli açıklamalar yapılır. Öğrencilerden slayt bittikten sonra, not defterlerine kuantum not alma tekniğine uygun olarak konuyla ilgili not almaları istenir.  Kavramlar arasındaki ilişkilerin görülebilmesi amacıyla bulut, yağmur, kar ve sis kavramlarıyla ilgili bir zihin haritası oluşturup, gruptaki diğer arkadaşlarına sunmaları sağlanır.

  1.  

KAYNAKÇA

Akpınar, B., Aydın, K. (2009). Kuantum Paradigmalarının Eğitim Ortamlarına Yansımaları. Milli Eğitim Dergisi, 182, 299-313.

Ay, Y. (2010). Kuantum Öğrenme Modeline Dayalı Fen ve Teknoloji Eğitiminin İlköğretim Öğrencilerinin Akademik Başarı, Derse Yönelik Tutum ve Kendi Kendine Öğrenme Becerilerine Etkisi. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü: Eskişehir.

Ayas, A. (2006). Kavram Öğrenimi. Kuramdan Uygulamaya Fen ve Teknoloji Öğretimi. S. Çepni (Editör). (Beşinci Baskı), s. 93-94. Ankara: PegemA Yayıncılık.

Büyüköztürk, Ş. (2008). Bilimsel Araştırma Yöntemleri. (Geliştirilmiş ikinci baskı). s. 187. Ankara: PegemA Yayıncılık.

Çepni, S. (2006). Bilim, Fen ve Teknoloji Kavramlarının Eğitim Programlarına Yansımaları. Kuramdan Uygulamaya Fen ve Teknoloji Öğretimi. S. Çepni (Editör). (Beşinci Baskı), s. 8. Ankara: PegemA Yayıncılık.

Demir, S. (2006). Kuantum Öğrenme Modelinin Ortaöğretim Düzeyinde Öğrenci Başarısına Etkisi (Gaziantep Örneği). Yayınlanmamış doktora tezi. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü: Gaziantep.

Girit, D. (2011). Kuantum Öğrenme Yaklaşımının İlköğretim İkinci Kademe Öğrencilerinin Matematiğe İlişkin Tutum, Kaygı Düzeyleri ve Akademik Başarıları Üzerine Etkisi. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü: Eskişehir.

Hanbay, O. (2009). Kuantum Öğrenme Temelli Öğreterek Öğrenme Yönteminin İkinci Yabancı Dil Olarak Almancanın Öğrenilmesine Etkisi. Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Dergisi,12, 17-27.

Kaptan, F., Korkmaz, H. (t.y.). İlköğretimde Fen Bilgisi Öğretimi. http://sakarya63.sa.funpic.de/ilkogretimde_fenbilgisi_01.pdf adresinden 10.12.2012 tarihinde erişilmiştir.

Karabulutlu, E. Y., Yılmaz, S., Yurttaş, A. (2011). Öğrencilerin Duygusal Zeka Düzeyleri ile Problem Çözme Becerileri Arasındaki İlişki. Psikiyatri Hemşireliği Dergisi, 2(2), 75-79.

Koray, Ö., Köksal, M.S., Özdemir, M., Presley, A.İ. (2007). Yaratıcı ve Eleştirel Düşünme Temelli Fen Laboratuarı Uygulamalarının Akademik Başarı ve Bilimsel Süreç Becerileri Üzerine Etkisi. İlköğretim Online, 6(3), 377-389.

MEB, (2004). İlköğretim Fen ve Teknoloji Öğretim Programı, Ankara.

Özkök, A. (2005). Disiplinlerarası Yaklaşıma Dayalı Yaratıcı Problem Çözme Öğretim Programının Yaratıcı Problem Çözme Becerisine Etkisi. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 28, 159-167.

URL1, http://www.kuantum.gen.tr/2011/10/kuantum-teorisinin-ortaya-konusu-ve-cift-yarik-deneyi-2/ adresinden 10.12.2012 tarihinde erişilmiştir.

Uzoğlu, M., Büyükkasap, E. (2011).  İlköğretim Öğrencilerinin Zeka Alanlarının Tespiti ve Bu Alanlar ile Fen ve Matematik Başarısı Arasındaki İlişki. Türk Fen Eğitimi Dergisi, 8(3), 124-137.

Yilgen, A., Baykara, O., Arı, Ü. (t.y.). Kuantum Öğrenme Modelinin Öğrencilerin Fen ve Teknoloji Dersine Yönelik Tutumlarına ve Kendi Kendine Öğrenme  Becerilerine Etkisi. http://kongre.nigde.edu.tr/xufbmek/dosyalar/tam_metin/pdf/2467-30_05_2012-21_51_33.pdf adresinden 10.12.2012 tarihinde erişilmiştir.

 

 

 

 

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ BİTKİ YETİŞTİRİCİLİĞİNİN BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK ÜZERİNE ETKİLERİ

Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek amacıyla besinlere ihtiyaç duyar. Artan besin gereksinimine bağlı olarak insanlar tarih boyunca, ellerindeki besin kaynaklarını iyileştirme ve alternatif besin kaynakları üretme çabasında olmuşlardır. İnsanların besin bulma şekilleri, ilk çağlardaki avcı – toplama kültüründen bugünkü “biyoteknoloji” uygulamalarına kadar bir dize değişikliği içerir.

İlk olarak 1919 yılında Karl Ereky tarafından kullanılan biyoteknoloji teriminin tanımı, kapsamı ve çalışma alanı günümüze kadar gelişen modern teknikler ile önemli ölçüde değişikliğe uğramıştır. 1982 yılında yayınlanan OECD raporunda biyoteknoloji, “temel bilimlerin ve mühendislik ilkelerinin, ham maddelerinin biyolojik araçlar yardımı ile ürünlere dönüştürüldüğü süreçlere uygulanan teknoloji” olarak tanımlanmıştır (Arda 1994; akt Kaynar, 2009).

Genel anlamda bakıldığında biyoteknolojinin dört ana uygulama alanı vardır. Bunlar:

  • Gıda dışı üretimleri kapsayan endüstriyel teknoloji
  • Aşı, ilaç üretimini kapsayan sağlık teknolojisi
  • Bitkiler, hayvanlar ve bunlardan üretilen gıdalarla ilgili gıda teknolojisi.
  • İnsan hastalıklarının doğrudan tedavisine dönük tıbbi teknolojiler (Thomas 2004; akt. Çiçekçi, 2008)

DNA’nın keşfi ve onu takip eden süreçte gen mühendisliği(rekombinant DNA teknolojisi) çalışmalarıyla DNA molekülünün farklı parçaları birleştirilerek yeni özellikler kazandırılmış organizmalar elde edilmeye başlandı. Bu organizmalar Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO), transgenik gibi isimler alır (Oğraş, 2008).  En yaygın kullanılan tanımı ile GDO; “genetik malzemeyi, yani organizmanın DNA dizisinin ve yapısının çaprazlama veya doğal yeniden birleşme gibi doğal yolların dışında, laboratuarda değiştirilmiş insan dışındaki organizmalardır” (Koçer ve Türkmenler, 2009). Diğer bir ifadeyle GDO’lar; canlıların mevcut gen dizilimlerinin değiştirilerek yeni özellikler kazandırılması ile elde edilen organizmalardır

Bir canlıdan başka bir canlı türüne gen aktarımı özellikle tıp ve tarım alanlarında yeni bir çığır açtı. Özellikle ekonomik önemi olan bitkilere gen aktarımıyla kazandırılan yeni özellikler; patojen ve yabancı ot ilaçlarına direnç kazandırma, ürün verimliliğinde artış, saklama süresi ve koşullarında değişim, yağ, protein ve mineral açısından daha zengin ürünler olarak sayılabilir (Oğraş, 2008).

Yukarıda sayılan potansiyel faydalarının yanında, GDO içeren ürünlerin üretilmesinin ve yaygınlaşmasının özellikle çevre ve insan sağlığı üzerinde büyük riskler oluşturabileceğine dikkat çeken kesimler yer almaktadır. GDO’ların çevreye salınması sonucu ortaya çıkabilecek olumsuz etkiler şöyle sıralanabilir:

  • Gen kaçışı, yabani tozlaşma, yapay gen transferi ve hibritleşme
  • Süper yabani türlerin ortaya çıkması
  • Zararlılarda dayanıklılığın artması
  • Hedef olmayan türler ile yararlı böcek türlerinin zarar görmesi
  • Biyolojik çeşitliliğe etkileri
  • Organizmanın genom yapısındaki etkileşimden doğabilecek riskler
  • GDO genlerinin toprak ve su ekosisteme geçişinin doğurabileceği riskler (Özdemir, 2003).

GDO’ların çevre üzerinde oluşturabileceği en önemli risk olarak görülen gen kaçışı, genetiği değiştirilmiş bitki polenlerinin rüzgar, kuş ve böcekler ile taşınarak diğer aynı tür bitki ya da yabani bitkilere geçmesidir. Gen kaçışı ile diğer türlere geçen genler, bu türlerin özgün genetik özelliklerini zamanla yitirmesine ve uzun vadede biyolojik çeşitliliğin ciddi şekilde azalması sonucunu ortaya çıkarmaktadır (Güneş 2008; alıntı Nur, 2007; Bildirici, 2007)

Evrimleşme ile doğada türler arasında doğal genom aktarımı sonucu birçok yeni tür ortaya çıkmıştır.  Genetiği değiştirilmiş organizma çeşitlerinden yabani akrabalarına gen akışı ile doğal bitkilere istenmeyen genlerin bulaşması sonucu evrimleşmenin uzun yıllarda ortaya çıkardığı çeşitliliği, 40 – 50 yıl gibi doğanın ayak uyduramayacağı hızlı değişimlere sebep olmaktadır (Karagöz, t.y.).

Buğdayın anavatanı olarak kabul ettiğimiz Anadolu’da yeni buğday melezlerine rastlanmasının, transgenik bitki türlerinden gen aktarımının göstergesi olduğu düşünülmektedir. Ekmeklik buğday ile yabani akrabası Aegilops cylindrica arasında gen akışı olduğuna ilişkin birçok bildiriş vardır. Desplanque ve ark. (2002) şeker pancarından yabani sirken türlerine herbisite dayanıklı gen akışının muhtemel ve mümkün olduğunu, herbisite dayanıklı şeker pancarından doğaya kaçacak transgenlerin ortaya çıkarabileceği olumsuzluklara işaret etmektedir(Karagöz, t.y.).

İngiltere’de 2000 yılından 2003 yılına kadar Çiftlik Ölçeği Değerlendirme çalışmaları ile GDO’lu ürünlerin biyolojik çeşitlilik üzerine etkileri incelenmiştir. İnceleme sonucu GD şeker pancarı ve kolza üretiminin yapıldığı yerlerde daha az yabani ot oluştuğu ortaya çıkmıştır. Bu durumun yabani otlarla beslenme ilişkisi olan böcek, kelebek ve arı türlerinin azalmasına yol açmıştır (URL1).

Çeşitli ön laboratuar temelli çalışmalar GDO’lu ürünlerin biyoçeşitlilik üzerinde olumsuz etkiler ortaya çıkardığını göstermiştir. Sadece Bt (Bacillus thuringiensis) mısır polen kaplı yapraklar üzerinde beslenen Monarch kelebek larvalarının daha yavaş büyüdüğü ve ölüm oranlarının yüksek olduğu tespit edilmiştir. Farklı bir toksin üreten GD patates ile beslenen yaprak bitleri ve yaprak bitleriyle beslenen uğur böceği üzerinde zararlı bir etki ortaya çıkarmıştır (URL2).

GDO’lu mısırlardaki Bt genlerinin sadece koçan kurtlarında etkili olduğunun söylenmesine karşın, mısır bitkilerinin arasında yetişen ve üzerinde mısır çiçek tozu bulunan “Asclepias” bitkilerinden beslenen kral kelebeklerinin de öldüğü görülmüştür. Bunun yanında “Ladybugs” (hanım böceği) ve “Lacewing” gibi yararlı böceklerin ve bu böceklerden beslenen arı ve kuşların da zarar gördüğü saptanmıştır. Yapılan deneysel çalışmalar mısır polenlerinin rüzgar ile 1 km, arılar ile 2-3 mil uzağa gidebildiğini göstermiştir. Genetik olarak değiştirilmiş bitki polenlerinin rüzgar, kuş, böcek, mantar ve diğer canlılarla kilometrelerce uzağa taşınması, uzaktaki bitki türlerini genetik olarak değiştirerek, genetik çeşitliliğin bozulmasına sebep olacaktır (URL3).

Yaklaşık 3 bini endemik olmak üzere, 9 binden fazla bitki türü içeren Türkiye florası zengin tür çeşitliliği ile göze çarpmaktadır. Bu yüksek endemizm düzeyi ülkemize, dünyanın büyük bölümünün bağımlı olduğu tahılların türetildiği yabani türlerin korunması, tehlike altına girmemesi ve yok olmaması konusunda önemli sorumluluklar yüklemektedir (Çevre Bakanlığı, 2001). Böyle zengin flora eksenine verimlilik, dayanıklılık, uzun raf ömrü vb. sebeplerle GDO’lu ürünleri soktuğunuzda genetik çeşitlilik kaybolur, yerel türler GDO’lu türlerle rekabet edemediğinden hızla kaybolur.  Gen aktarımı bir kez başladığında, GD ürünlerin genetiği değişmemiş ürünlere bulaşması önlenemez hale gelir. Bunun sonucunda zengin biyoçeşitliliğin yerini GDO’lu homojen ürünler alır (URL4).  Ülkemizde çok değerli gen kaynağına sahip buğdaylardan sadece üç tür kalmıştır. Gen merkezleri Karadeniz dağları olan elma ve armut türleri sayısı ciddi manada azalmıştır. Doğu Anadolu’daki kayısı ve Giresun’daki kiraz türleri sayısı da yabancı tohumların etkisiyle giderek azalmaktadır (Kışlalıoğlu ve Berkes, 1987; akt. Öner, 2010).

2003 yılından bu yana yürürlükte olan “Birleşmiş Milletler Biyogüvenlik (Cartagena) Protokolü” biyolojik çeşitliliğin korunması, biyoteknoloji uygulamalarından kaynaklanabilecek olumsuzlukların önlenmesine yönelik; GDO’ların araştırılması aşamasından, çevreye salınım ve transit geçiş aşamasına kadar çevre ve insan sağlığına gelebilecek risklerin önlenmesinde geniş bir kapsama sahip etkili bir hukuki belgedir (Ünal, t.y.).

KAYNAKÇA:

Çiçekci, O. (2008). İlköğretim Okullarında Görevli Öğretmenlerin Transgenik Ürünler (GDO) Konusundaki Bilgilerinin Ve Görüşlerinin Belirlenmesi. Yayınlanmış yüksek lisans tezi.  Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü : Ankara.

Güneş, A. M. (2008). Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ve Çevre Hukuku. İÜHFM C. , 49-60.

Karagöz, A. (2010). Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların Biyolojik Çeşitlilik Üzerine Olası Etkileri. Farklı Boyutlarıyla Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar. D. Aslan ve M. Şengelen (Editörler).  (Birinci Baskı),   s. 15-21. Ankara: Ankara Tabip Odası.

Karagöz, A. (t.y.) Biyoteknoloji ve Sürdürülebilir Tarım. http://www.tohumagi.org/sites/default/files/sites/Biyoteknoloji_ve_surdurulebilir_tarim.pdf adresinden 17.11.2012 tarihinde erişilmiştir.

Kaynar, P. (2009). Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)’a Bir Bakış. Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi, 66(4), 177-185.

Koçer, H., Türkmenler, A. (2009). Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar. Bilim ve Teknik. 501. 34-38.

Oğraş, T. T. (2008). Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar. Bitkilere Gen Aktarımı. Oğraş, T. T. (Ed). Bilim Teknik. Ocak 2008 ayının ücretsiz eki.

Öner, Z. (2010). Endemik ve Nesli Tükenen Türlere Atfedilen Değerlerin Belirlenmesi. Yayınlanmış yüksek lisans tezi. Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü : Ankara.

Özdemir, O. (2004). Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizmaların Tarımsal Üretimde Kullanımı, Yönetimi Ve Avrupa Birliğine Uyumlaştırılması. Ankara Avrupa Çalışma Dergisi, 3(2), 37-47.

URL1,http://www.gmo-safety.eu/focus/1386.genetic-engineering-cultivation-biodiversity.html adresinden 17.11.2012 tarihinde erişilmiştir.

URL2, http://www.jic.ac.uk/corporate/about/publications/gm-debate/gm-impact-on-biodiversity.htm  adresinden 17.11.2012 tarihinde erişilmiştir.

URL3, http://gdolugidalar.com/gdolu-gdalarn-zrarlar.html adresinden 17.11.2012 tarihinde erişilmiştir.

URL4,http://www.zmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=473&tipi=24&sube=0%E2%80%8F  adresinden 17.11.2012 tarihinde erişilmiştir.

Ünal, A. (t.y.). Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Ve Biyogüvenlik Yasa Tasarısı.  http://www.ekopolitik.org/images/cust_files/090731172140.pdf adresinden 17.11.2012 tarihinde erişilmiştir.

HAVA KİRLİLİĞİ

 

Yerküreyi saran gaz kütlesine atmosfer adı verilmektedir. Atmosferdeki 150 km’lik hava katmanının sadece beş km’si canlıların yaşamına elverişlidir. Havanın bileşiminde aşağıda verilen gazlar bulunmaktadır ve bu bileşimdeki hava, temiz hava olarak kabul edilmektedir.

  • Azot %78
  • Oksijen %21
  • Karbondioksit % .0310
  • Diğer (Kripton, Ksenon, Argon, Metan, Kükürt dioksit vb.) %.069

Canlılar için yaşamsal öneme sahip olan hava, hızlı nüfus artışı, kentleşme ve sanayileşme sonucunda atmosfere bırakılan gazların oranı değişmekte ve kirlenmektedir. Hava kirliliği, havada çeşitli fiziksel şekillerdeki yabancı maddelerin insan sağlığına, diğer canlılara, ekolojik dengeye zarar verebilecek düzeyde bulunması olarak tanımlanabilir. Tanımda geçen hava sözcüğü, kirleticilerin bulunduğu atmosfer kesimini ifade eder.

Hava kirlenmesinin en önemli etkisi insan sağlığı üzerine olsa da hava kirliliği, bütün canlıları, eşyaları ve doğal dengeyi kapsamaktadır. Hava kirliliğinin etkileri istatistiksel yöntemlerle belirlenmekte; bu nedenle etkiler, olasılık içerecek şekilde sunulmaktadır.

Hava kirliliğinin ilk oluşumu; volkan patlaması, orman yangınları gibi doğal kaynaklara dayandığından, dünyada atmosfer oluştuğundan bu yana kirlenme vardır. Ateşin keşfi ile kirlenmede insan faktörü devreye girmiş, sanayinin gelişmesiyle birlikte bugünkü boyutlara ulaşmıştır.

  1. 1.      Hava Kirleticileri ve Kaynakları

Hava kirliliği; yanardağ patlamaları ve orman yangınları gibi doğal kaynaklardan, insan faaliyetleri sonucu oluşabilen endüstri, ulaşım, ısınma gibi yapay kaynaklardan meydana gelmektedir.  Hava kirliliği oluşturan kirleticiler kaynaktan çıkışlarına göre birincil(primer) ve ikincil(sekonder) kirleticiler olmak üzere iki gruba ayrılabilir. Kükürtdioksit (SO2), Hidrojen Sülfür (H2S), Azot Monoksit (NO), Azot Dioksit (NO2), Karbon Monoksit (CO), Karbon Dioksit (CO2), Hidrojen Florür (HF), Partiküller, vb. birincil kirleticilere; Kükürt Trioksit (SO3), Sülfürik Asit (H2S04), Aldehitler, Ketonlar, Asitler, Endüstriyel Duman, vb. ikincil kirleticilere örnek verilebilir.

1.1.       Karbon monoksit (CO)

Atmosferdeki en yaygın ve en zararlı kirleticilerden biridir ve atmosferde 2-4 ay kalabilmektedir. Renksiz ve kokusuz olması sebebiyle varlığı fark edilmeyen bir kirleticidir. Karbon monoksitin salındığı en önemli iki kaynak yanmanın tam olmadığı evlerin ısıtılması, sanayi, atıkların yakılması vb. ve taşıtların egzoz gazlarıdır.

1.2.        Azot oksitler (NOx)

Hava kirliliğinde azot monoksit(NO) ve azot dioksit(NO2) büyük önem taşır ve bu iki azot oksit türü atmosfere büyük miktarlarda salınmaktadır. Azot monoksit gazının havadaki oksijenle birleşmesi sonucu renkli, çok kötü kokulu ve zehirli bir gaz olan azot dioksit gazı oluşur. Kırmızımsı kahverengi görünümü nedeniyle görüş mesafesini düşürür, havanın renginin değişmesine sebep olur. Havadan daha ağır olan NO2 suda hızla çözünerek, nitrik asidi oluşturur. Nitrik asidin yağışlarla yeryüzüne düşmesi asit yağmurlarının oluşumunu etkiler.  NO2 aynı zamanda güneş ışınlarının ultraviyole bölümünün iyi bir absorplayıcısı olduğu için ozon gibi hava kirleticilerin oluşumunda önemli rol oynar. Taşıt motorları, enerji üretim tesisleri, fabrikalar, fırınlar ve yangınlar, bakteri faaliyetleri azot oksitlerin başlıca kaynaklarıdır.

1.3.       Kükürt oksitler(NOx)

Kükürt dioksit(SO2) ve kükürt trioksit(SO3)  hava kirliliği açısından büyük önem taşımaktadır. Renksiz, boğucu kokulu ve asit özellikli olan SO2, kömür ve akaryakıtların yapısında bulunan kükürt bileşiklerinin yanması ile salınmaktadır. Başlıca kaynakları, sanayi, ısınma amaçlı kullanılan yakıtlar ve termik santrallerdir.

SO3 havadaki nem ile birleşerek sülfürik aside dönüşür.

SO3 + H2O                 H2SO4

Bu oluşum asit yağmurlarının oluşumunda etkilidir ve asit yağmurlarıyla yeryüzüne inen SO3 metal yüzeylerin aşınmasına, kireç, mermer ve sıva gibi yapı malzemelerinde hasara sebep olur, bitki örtüsünü ve ormanları tahrip eder.

1.4.        Hidrokarbonlar(HC)

Hidrokarbonlar hidrojen ve karbon içeren bileşiklerdir. Benzin ve diğer petrol ürünlerinde yer alan bileşiklerin çoğu hidrokarbonlardan ibarettir. Metan (CH4), biyolojik faaliyetler sonucunda, kentsel alanlarda ise doğalgaz kullanım alanlarında gazın tam yanmaması sonucu açığa çıkar ve fotokimyasal tepkimelere isteksizdir. Alkenler doymamış yapıları dolayısıyla atmosferik fotokimyasal reaksiyonlar için yüksek oranda reaktifliğe sahiptir ve hava kirliliği bakımından büyük önem taşır. Aklenler güneş ışığı etkisiyle azot oksitler ve peroksiasetil nitrat (PAN) ozon gibi kirleticilerin oluşumuna yol açar. Bataklıklar, jeotermal alanlar, kömür yatakları, doğal gaz ve petrol çıkarma alanları ve orman yangınları hidrokarbonların doğal kaynakları iken, ulaşım ve endüstriyel faaliyetler insan kaynaklı faaliyetlerdir.

1.5.        Partikül Maddeler

Atmosferde bulunan çok küçük katı parçacıklara ve su hariç sıvı damlacıklarına partikül denir. Tanecik boyutu 0,001-500µm arasında olan partikül maddeler havada bir süre asılı kaldıktan sonra tekrar yeryüzüne dönerler. Partikül maddeler organik ve inorganik yapıda olabilir. Partikül maddelerin bir kısmı biyolojik partikül olarak adlandırılan protozoa, bakteri, virüs gibi mikroorganizmalar, mantarlar, algler ve polenlerdir.  Biyolojik partiküllerin bir kısmı havada uzun süre kalırken, bir kısmı besin eksikliği ve uv ışınları etkisiyle ölür. Belli bir tane boyutundaki partiküller güneş ışığının görünür bölgesindeki dalga boylarına girişim yaparak bu ışınların yolunu keser, böylece görüş uzaklığı ve yere ulaşan güneş ışığının miktarı azalır ve iklimde yerel değişimler gözlemlenir. Partiküllerin başlıca kaynaklarını çimento fabrikaları, metal sanayi ve taşıtlar oluştururken, volkanlar partikül emisyonları bakımından en önemli doğal kaynaktır.

  1. 2.      Hava Kirliliğinin Etkileri

2.1.       Hava Kirliliğinin İnsan Sağlığına Etkisi

Partiküllerin solunan hava ile birlikte akciğerlerdeki alveollere kadar girebilmekte ve burada uzun süre kalabilmektedir. Kirlenmiş havada insanlar için en tehlikeli partiküllerden sülfürik asit, üst solunum yollarının ve balgam çıkarmaya yarayan dokuların tahriş etmekte ve bronşların daralmasına sebep olmaktadır. Havadan alınan kurşun zerreciklerinin, alyuvarların gelişmesi ve olgunlaşmasını etkilediği, kanda ve idrarda biriktiği yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Yapılan diğer araştırmalar, şehirde yaşayan insanların kan ve idrarındaki kurşun miktarının, kırsaldakilere oranla daha fazla olduğunu göstermiştir.

Gaz kirleticiler grubundaki SO2, kanda büyük ölçüde çözülebilen bir gazdır ve en önemli etkisi, üst solunum yollarının cidarlarını zedeleyerek neticede hava akışına olan mukavemetini azaltmaktadır. Ozon akciğerlerde kanama ve tıkanmalara yol açmaktadır. CO, kandaki hemoglobin (Hb) ile birleşerek karboksihemoglabine(COHb) dönüşmektedir. COHb içeren alyuvar hücreleri, normale göre O2 taşıma kapasitesi önemli ölçüde azalır ve bu durum ölümle neticelenebilir. Hidrokarbonlar, fotokimyasal tepkimelere girerek kanser yapıcı hava kirletici olarak kabul edilen poliaromatik hidrokarbon(PAH) bileşiklerine dönüşür.

2.2.        Hava Kirliliğinin Bitkiler ve Hayvanlar Üzerine Etkileri

Yaprak dokularının harap olması, yaprakların sararması, büyümenin yavaşlaması hava kirliliğinin sebep olduğu asit yağmurlarının bitkiler üzerindeki başlıca etkileridir. Partikül maddeler yaprak gözeneklerini tıkamakta, ayrıca ışığı engelleyerek fotosentezi olumsuz etkilemektedir.

Hava kirliliğinden olumsuz etkilenen canlıların başında kuşlar gelmektedir. yakın tarihe kadar kanaryalar havadaki zehirli kirleticiler için deneme hayvanı olarak kullanılmıştır. Sanayi kuruluşlarının yakınlarında bulunan otlaklarda beslenen sığır, koyun gibi hayvanların vücutlarında zehirlenmelere sebep olan ağır metal oranının yüksek olduğu tespit edilmiştir.

Hava kirliliğinin bir diğer etkisi de eşyalar üzerindedir. En çok bilinen etkiler bina cephelerinde, kumaşlar ve diğer eşyalar üzerinde lekeler meydana getirmesidir. Ayrıca hava kirliliği korozyonu hızlandırmakta ve görüş mesafesini azaltmaktadır.

  1. 3.      Hava Kirliliğinin Kontrolü

Hava kirliliği bilimsel olarak tanımı güç ve çeşitli olasılıklara dayanan bir oluşumdur. Pek çok kirleticinin etkileri ve bu etkilerin oluşum şeklinin net olarak bilinmemesi sebebiyle kirleticiler için güvenli limitler getirilememektedir. Bu durum hava kirliliğini karmaşık ve çözümü güç olan bir sorun haline getirmektedir.

Ülkemizde hava kirliliğinin kontrolü ile ilgili Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın çıkardığı yönetmeliklerden bazıları şunlardır:

“Kokuya Sebep Olan Emisyonların Kontrolü Yönetmeliği”

“İyonlaştırıcı Olmayan Radyasyonun Olumsuz Etkilerinden Çevre Ve Halkın Sağlığının Korunmasına Yönelik Alınması Gereken Tedbirlere İlişkin Yönetmelik”

“Büyük Yakma Tesisleri Yönetmeliği”

“Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliğinin Kontrolü Yönetmeliği”

“Isınmadan  Kaynaklanan Hava Kirliliğinin Kontrolü Yönetmeliği”

“Hava Kalitesi Değerlendirme Ve Yönetimi Yönetmeliği”

Hava kirliliğinin azaltılmasında aşağıda belirtilen önlemlerin alınması önerilmektedir:

  • Binalarda bacaların yeterince yüksek yapılması ve ısı yalıtımının sağlanması.
  • Kükürt içeriği düşük, ısı değer yüksek yakıtların tercih edilmesi.
  • Taşıtlarda kurşun içeriği düşük benzin kullanılması, egzozlardaki kirleticilerin en aza indirilmesi için gerekli önlemlerin alınması.
  • Yol kenarları, nehir kenarları, parklara ve açık alanlara ağaç dikilmesi.
  • Kentsel ısınmada doğal gaz kullanımının arttırılması için gerekli çalışmaların yapılması.
  • Fabrikaların, termik santrallerin bacalarına hava filtresi takılması.

 

KAYNAKÇA:

Karpuzcu, M. (2007). Çevre Kirlenmesi ve Kontrolü. (9.Baskı). İstanbul: Kubbealtı Yayınevi.

Ok, S. S. (2012). Çevre Kirliliğini Ortaya Çıkmasında Etken Temel Faktörler. Ekoloji ve Çevre Bilgisi. S. Arcak (Editör). (3. Baskı). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Web-Ofset.

Tezcan Ün, Ü. (2012). Doğal Kaynaklar ve Çevre Kirliliği. Çevre Sorunları ve Politikaları. Ü. B. Öğütveren (Editör). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Web-Ofset.

Tünay, O., Alp, K. (1996). Hava Kirlenmesi Kontrolü. İstanbul: Mega Ajans Yayınevi.

URL1. http://www.rshm.saglik.gov.tr/hki/pdf/hava.pdf adresinden 10.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL2.http://www.sahakk.sakarya.edu.tr/documents/hava_kirliligi_ve_kirleticiler_rapor1.pdf adresinden 10.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL3. http://www.csb.gov.tr/gm/cygm/index.php?Sayfa=sayfahtml&Id=1297

adresinden 10.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL4. http://www.cevreonline.com/emisyon/tedbirler.htm adresinden 10.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

ULUSAL VE ULUSLARARASI ÇEVRE KURULUŞLARI

Bu çalışma ülkemizde ve yurt dışında faaliyet gösteren çevre kuruluşları, çevre bildirgeleri ve çevre sözleşmeleri hakkında bilgi toplamak amacıyla yapılmıştır. Çevre kuruluşları faaliyet merkezine göre ülkemizde ve yurt dışında olmak üzere iki başlık altında toplanmıştır.

  1. 1.    Türkiye’deki Çevre Kuruluşlar

Ülkemizdeki çevreyi koruma ve geliştirme konusunda en yetkili kurum Çevre ve Orman Bakanlığı’dır.  Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı da ülkemizde çevrenin geliştirilmesi, korunması konusunda faaliyet gösteren diğer bakanlıklardır. Ülkemizde gönüllü kuruluş anlayışı içinde dernek ve vakıf olarak kurulmuş birçok çevre kuruluşu mevcuttur.

1.1.       Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA)

1992 yılında kurulan TEMA Vakfı, toprakları tehdit eden erozyon ve çölleşme tehlikesine dikkat çekmeyi ve bunun devlet politikası haline gelmeye katkı sağlamayı amaçlamaktadır. TEMA Vakfı, toprakla birlikte su, orman, biyoçeşitlilik gibi tüm doğal varlıkların korunması ve insan kaynaklı iklim değişikliğine dair toplumsal bilinç oluşturulmasına katkı sağlayıcı çalışmalar yapmaktadır.

1.2.       Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı (ÇEVKO)  

ÇEVKO, cam, metal, plastik, ve kağıt/karton türü evsel nitelikli ambalaj atıklarının değerlendirilmesi için sağlıklı, çevre kirliliğini en aza indiren bir geri kazanım sistemi oluşturmayı hedeflemektedir. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından her çeşit ambalajlı atığın geri kazanımı konusunda yetkilendirilmiş kuruluştur.

1.3.       Çevre Koruma ve Araştırma Vakfı (ÇEV-KOR)

Doğal, tarihi ve kültürel varlıkların korunması, geliştirilmesi ve yaşatılması, toplumun her kesiminde çevre bilincinin arttırılması ve bu konuda eğitim çalışmalarının yapılmasını amaçlamaktadır.

1.4.       Türkiye Çevre Koruma Vakfı (TÜÇEV)  

İnsan sağlığının ve çevrenin korunması, iyileştirilmesi, çevre kirliliğinin önlenmesi, ülkenin doğal bitki ve hayvan varlığı ile tarihi zenginliklerin korunması için maddi ve manevi katkıda bulunmak ve yeni kaynaklar temin etmek amacıyla kurulmuştur.

1.5.   Türkiye Çevre Eğitim Vakfı (TÜRÇEV)

1993 yılında Turizm Bakanlığı önderliğinde “Mavi Bayrak Programı”nın ülkemizde başlatılabilmesi amacıyla kurulmuştur. Mavi Bayrak; gerekli standartları taşıyan nitelikli plaj ve marinalara verilen ödüldür. TÜRÇEV, Çevrenin Genç Sözcüleri, Eko Okullar, Okullarda Orman gibi programlarıyla okullarda çevre bilincini geliştirme faaliyetlerini sürdürmektedir.

1.6.    Çevre ve Kültürel Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı(ÇEKÜL)

Doğal kaynakları, kültürel mirası ve insanı bir bütün olarak ele alan ÇEKÜL, doğal ve kültürel çevreyi korumak için “kent-havza-bölge-ülke” ölçeğinde projeler geliştirmektedir.

1.7.    Doğa ve Çevre Vakfı (DOÇEV)

1996 yılında Denizli’de işadamı İsmet ABALIOĞLU önderliğinde kurulan vakıf; ağaçlandırma, erozyonla mücadele, ağaçlık alanlarda yaban hayatını destekleme, çevreye zararlı elektronik atık, pil toplama ve geri dönüşüm gibi birçok alanda çevreyi koruma hizmeti sunmaktadır.

1.8.       Türkiye Deniz Araştırmaları Vakfı (TUDAV)

Deniz bilimleri konusunda araştırmalar yapmak, deniz yaşamını korumak, deniz kültürü ve deniz sevgisini gelecek kuşaklara taşımak ve korumak amacıyla 1997 yılında kurulmuştur. Avrupa denizlerindeki çöpleri temizleme, Akdeniz ısınmasının nedenlerini araştırma, palamut balıklarının uygun yaşama yerleri gibi aktif projeleri bulunmaktadır.

1.9.     Doğal Hayatı Koruma Derneği (DHKD)

Derneğin amacı, Türkiye’nin zengin bitki ve hayvan türleri ile bunların yaşam alanlarının değerinin önemsenmesi ve koruma altına alınmasıdır. Bu amaçla koruma projeleri yürüten dernek, kamu ve özel sektördeki şirketlerle işbirliği yapmaktadır.

1.10.         Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu (TÜRÇEK)

1972 yılında ülkemizin ilk gönüllü çevre kuruluşlarından birisi olarak İstanbul’da kurulmuştur. Her türlü çevre kirliliğinin önlenmesi, doğal varlıkların ve yaşama ortamlarının korunması için çalışmalar yapmaktadır.   

1.11.         Doğa ile Barış Derneği

Toplumun birleşik gücünü, insan ve doğa sevgisinde odaklaştırarak çevreciliği yaşama biçimi kabul eden, bilinçli üreten ve tüketen toplum oluşturma amacını taşımaktadır.   

1.12.        Deniz Temiz Derneği (TURMEPA)

Denizlerimizin ve kıyılarımızın kirlenmesini önlemek, kirlilikle mücadeleyi özendirme, geliştirmek ve halk katılımını sağlamayı amaçlayan TURMEPA, özellikle okullarda öğrencilere ve öğretmenlere bu konuda eğitim ve saha çalışmaları imkanı sunmaktadır.

1.13.        Kuş Araştırmaları Derneği

1998 yılında kuşları araştırmak, korumak ve bu konuda halk bilinci geliştirmek amacıyla kuş gözlemcileri ve araştırmacıları tarafından kurulmuştur. Dernek EURİNG(Avrupa Kuş Halkalama Birliği) üyesidir.

  1. 2.    Uluslararası Çevre Kuruluşları, Programları ve Belgeleri

2.1.            Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN)

IUCN, 1948 yılında küresel çapta kurulmuş en eski ve en büyük çevre örgütüdür. 200’ü hükümet 900’ü sivil olmak üzere 1200’den fazla üyesi vardır. Biyoçeşitliliğin korunması IUCN’nin en önemli misyon merkezidir. IUCN, ayrıca iklim değişikliği, sürdürülebilir kalkınma ve gıda güvenliği gibi önemli sorunları ele almakta ve çözümler sunmaktadır.  IUCN Red List(Kırmızı Liste) bitki ve hayvan türlerinin dünyadaki en kapsamlı küresel koruma durumu envanteridir. Kırmızı Liste, kesin ölçüt kullanılarak, binlerce tür ve alt türlerin nesillerinin tükenme riskini değerlendirmektedir.

2.2.    Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF)

1961’de Londra’da kurulan örgütün ülkemiz de dahil olmak üzere 50’den fazla ülkede şubesi vardır. WWF’nin temel amacı, dünyanın doğal ortamının bozulmasını durdurmak ve insanın doğayla uyumlu bir şekilde yaşadığı bir gelecek oluşturmaktır. Dünya çapında 100’ü aşkın ülkede, iklim değişikliği, ormanlar, tatlı sular, denizler ve türler ile ilgili projeler yürütmektedir.

2.3.    Doğal Hayatı Koruma Derneği (WCS)

20. yüzyılın başlarında dünyada ilk defa yapay döllenme programı uygulayarak Kuzey Amerika bizonunun soyunun tükenmesini engellemiştir. WCS, hayvanat bahçelerinin doğal hayatın korunması için aktif çalışması gerektiği düşüncesinin öncüsüdür.

2.4.    Greenpeace  

1971’de Amerika’nın Alaska’da yapacağı nükleer denemelere karşı kurulmuştur. Etkili protesto yöntemleriyle çevre sorunlarını gündemin üst sıralarına taşıması, Greenpeace’nin en büyük gücüdür.

2.5.    Uluslararası Kuşları Koruma Konseyi (Birdlife International)

Dünyadaki kuşları koruma örgütlerinin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir yardımlaşma ağıdır. Merkezi Cambridge’de bulunan konsey, 100’den fazla ülkede kuş türünün korunması ve kuş çeşitliliği için önemli alanların belirlenmesine ilişkin çalışma yapmaktadır.

2.6.   Kraliyet Botanik Bahçeleri (KEW)  

Londra’da bulunan KEW, bitki genlerinin kopyalanması, soyu tehlikede olan bitkilerin yetiştirilmesi, ekonomik açıdan önemli bitkiler hakkında bilgiler toplanması, sürdürülebilir kalkınma gibi alanlarda çok önemli çalışmalar yapmaktadır. 120 dönümlük arazi üzerine kurulu KEW’de 38 binin üzerinde bitki çeşidi bulunmaktadır.

2.7.     Durrel Doğal Hayatı Koruma Birliği (DWCT)

Hayvanat bahçelerinin tehlikedeki türlerin üremesi ve doğaya geri dönüşlerine hizmet eden yerler olarak çalışmaları düşüncesine öncülük etmiştir.

2.8.    Kyoto Protokolü

Küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda mücadeleyi sağlamaya yönelik 11 Aralık 1997’de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi içinde imzalanmıştır. Bu protokolü imzalayan ülkeler, küresel ısınmaya sebep olan – karbon dioksitmetannitröz oksitkükürt heksaflorürHFC‘ler ve PFC‘ler- gazların salınımını azaltmayı kabul etmişleridir. Protokol, antlaşmayı imzalayan ülkelerin atmosfere saldıkları karbon miktarını 1990 yılındaki düzeye düşürmelerini öngörmektedir. Protokol 2005 yılında Rusya’nın katılımıyla yürürlüğe girmiştir. Bunun sebebi; protokolün yürürlüğe girebilmesi için, onaylayan ülkelerin 1990’daki emisyonlarının yeryüzündeki toplam emisyonun %55’ini bulması şartıdır. Kyoto protokolünü Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 160 ülke imzalamıştır. Sözleşmeye göre; endüstriden ulaşıma ısıtmadan kaynaklanan sera gazlarını azaltmaya yönelik mevzuatlar yeniden düzenlenecek, az enerji harcayarak daha uzun yollar alan teknolojiler geliştirilecek, çöp depolama ve çevrecilik temel ilke olacak, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelinecek, fosil yakıtların yerine bio yakıtların tercihi sağlanacak, yüksek enerji tüketen ve çevreyi kirleten ağır sanayi kuruluşlarında düzenlemeler yapılacak, protokole aykırı davranan ülkelere vergi artırımı ve para cezası gibi yaptırımlar uygulanacaktır. Başta ABD olmak üzere, üretimin azalmasından kaynaklanacak milyar dolarlık maliyetten dolayı bazı ülkeler protokolü imzalamamıştır.

2.9.    Stockholm Çevre Bildirgesi: 

1972’de İsveç-Sotckholm’de İnsan Çevresi Konferansının başladığı gün olan 5 Haziran, Dünya Çevre Günü olarak birçok ülkede kutlanmaktadır.  Stockholm Çevre Bildirgesi, aşağıdaki hususlara vurgu yapmaktadır:

–          İnsanın yaşama hakkı başta olmak üzere temel haklarından yararlanması için, insanların refahını ve kalkınmalarını arttırmak için çevrenin korunması ve geliştirilmesi bütün insanların özlemi, bütün hükümetlerin görevidir.

–          Gelişmekte olan ülkeler açlık, barınma, eğitim ve sağlık sorunlarını çözmek için kalkınma yönünde çaba gösterirken çevrelerini korumalı ve iyileştirmelidir.

–          Birtakım olumsuz faktörlerin etkisiyle tehlikeye düşmüş olan yaban hayatı korunmalıdır.

–          Ekosistemde onarılmaz bozukluklara yol açan zararlı maddelerin çevreye yayılması engellenmelidir.

–          İnsan ve çevresi nükleer silahların ve diğer toplu imha araçlarının etkisinden korunmalıdır.

2.10.        Çevre ve Kalkınma Konusunda Rio Bildirgesi

1992’de Rio de Janerio’da toplanan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı, Stockholm’de kabul edilen bildirgeyi onaylayarak ve onu geliştirmeyi amaçlayarak, devletlere, toplumların anahtar sektörleri ve insanlar arasında işbirliği olanakları yaratarak, yeni ve eşitlikçi bir küresel ortaklık kurmayı hedeflemektedir. İnsanların sağlıklı ve verimli bir yaşam hakkına sahip olduğunu savunur ve ülkelerin egemenlik hakları çerçevesinde kendi doğal kaynaklarını kullanmalarını ve çevre politikalarını oluşturmalarını öngörür. Ancak, devletlerin kendi egemenlikleri dışındaki bölgelerin çevresine zarar vermeme zorunluluğunu taşıdığını vurgulamaktadır.

            Konferanstan çıkan sözleşmelerden biri olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin amacı; biyolojik çeşitliliğin korunması, bu çeşitliliğin unsurlarının sürdürülebilir kullanımı, genetik kaynakların kullanımından doğan yararların adil ve hakkaniyete uygun paylaşımıdır.

2.11.         CITES Sözleşmesi

Dünyanın küresel yabani bitki ve hayvan ticaretini kontrol eden veya engelleyen en büyük uluslar arası sözleşmedir. Tehlikede olan veya ticareti yasaklanan bitki ve hayvan türlerinin listesi sözleşmenin eklerinde yer almaktadır.

2.12.        Ramsar Sözleşmesi

1971’de İran’ın Ramsar kentinde kabul edilen bu sözleşme, özellikle su kuşlarının yaşama ve üreme alanları için büyük öneme sahip olan sulak alanların korunmasını öngörmektedir.  

2.13.         Basel Antlaşması

Sanayi atıklarının çevre ve insan sağlığına yol açabilecek zararlarına karşı yönetimi, bertaraf edilmesi ve taşınmasına ilişkin önlemler alınarak uluslar arası düzeyde devam eden çalışmaları öngörmektedir.

2.14.        Bern Sözleşmesi

Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin imzaladığı bu sözleşme, yabani flora ve faunayı korumayı, bunların yaşam ortamlarını muhafaza etmek, özellikle birden fazla devletin iş birliğini gerektiren koruma sağlamayı amaçlamaktadır.

2.15.        Marpol Sözleşmesi

Bu sözleşeme petrol ve zararlı maddelerle deniz çevresinin kasıtlı olarak kirlenmesinin tamamen ortadan kaldırılmasını ve bu maddelerin bir kaza neticesinde denize boşaltımını en aza indirgemeyi hedefleyerek dünya denizlerini korumayı öngörmektedir.

2.16.   Montreal Protokolü

Bu protokol, ozon tabakasında incelmeye sebep olan cfc(klorofolorokarbon) gazlarının üretiminin ve kullanımının belirli bir zaman içinde kısıtlanması için kesin kurallar getirilmesini öngörmektedir.

KAYNAKÇA

Torunoğlu, E. (2012).Uluslararası Çevre Koruma Politikaları . Çevre Sorunları ve Politikaları. Ü. B. Öğütveren (Editör). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Web-Ofset.

Özey, R. (2009). Çevre Sorunları.(Üçüncü Baskı). İstanbul: Aktif Yayınevi.

URL1. http://megep.meb.gov.tr/mte_program_modul/modul_pdf/850CK0087.pdf          adresinden 03.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL2. http://www.tema.org.tr/web_14966-2_1/neuralnetwork.aspx?type=22  adresinden 03.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL3. http://www.cevko.org.tr/cevko/Ic-Sayfa/Cevko/Cevko-Vakfi/Vizyon-ve-Misyon.aspx  adresinden 03.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL4.  http://www.xn--trev-1oa8j.org.tr/icerikDetay.aspx?icerik_id=11 adresinden 03.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL5. http://www.docev.org.tr/docev.aspx adresinden 03.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL6. http://www.greenpeace.org/turkey/tr/about/faq/  adresinden 03.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

RED DATA BOOK VE IUCN KIRMIZI LİSTE KATEGORİLERİ

 

  1. Red Data Book (Kırmızı Veri Kitabı)

            Biyolojik çeşitlilik kaybı kritik düzeyde azalma oranı göstermekte ve birçok türün soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. IUCN Kırmızı Liste ve Ölçütleri, doğadaki tükenme riski yüksek olan türleri sınıflandırmak için kolayca anlaşılabilecek bir sistem olarak tasarlanmıştır. Bu sistemin amacı, farklı türleri tükenme risklerine göre sınıflandırmak için açık ve gerçekçi bir yöntem oluşturmaktır. IUCN Kırmızı Liste,  kamu ve politika yapıcılara, türlerinin neslinin tükenmesini azaltmak için koruma sorunlarının aciliyeti ve sınıfları hakkında yön vererek toplulukları küresel düzeyde motive etmektedir. Tüm memeliler, kuşlar, amfibiler, köpekbalıkları, resif mercanlar, cycadas ve kozalaklı bitkilerin değerlendirmeleri tamamlanmıştır. Çabalar tüm sürüngenler, balıklar, bitkiler ve omurgasız grupları değerlendirme yönündedir.

Kırmızı Liste Sistemi ilk kez 1963 yılında, gebe ve türlerin koruma değerlendirmesi çalışmaları için bir standart kurulmasıyla başladı. Ancak zaman içinde, IUCN tehdit durumunu belirlemek için koruma biyolojisi gibi daha objektif ve bilimsel bir sisteme ihtiyaç olduğu tartışılmaya başlandı.  1988 yılında tüm kuş türleri değerlendirildi ve IUCN Konseyi yeni Kırmızı Liste sistemini 1994’te onayladı. 1996 yılında ise IUCN Kırmızı Listesi Tehdit Altındaki Hayvanların ve dünyadaki bütün memeli türlerinin koruma statüsü ilk kez değerlendirildi. 2011 yılı Kırmızı Listesi ile 61 000 türün değerlendirilmesi yapılmıştır.

Günümüzde Kırmızı Listeler, türlerin korunmasına yönelik ölçeklendirme çalışmalarında kullanılan en önemli araçtır ve bu listelerin hedefleri;

  • Türlerin küresel ölçekte tükenme hızlarının önüne geçebilmek için korumaya en çok ihtiyaç duyan türlerin belirlenmesi ve kaydedilmesi,
  • Biyolojik çeşitliliğin değişimine dair küresel bir dizin oluşturmaktır. ,

Ülkemiz, yüksek endemizm gösteren, 10 000 civarında bitki ve bunun birkaç katı kadar hayvan tür çeşitliliği ile dünya ölçeğinde yapılmış birçok çalışmada öncelikli bir coğrafyada kabul edilmiştir. Türkiye’deki canlı grupları içinde ilk olarak çiçekli bitkilerle ilgili bir “Kırmızı Veri Kitabı” ,Türkiye Tabiatını Koruma Derneği tarafından desteklenmiş ve yayınlanmıştır. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çeşitli ülkelerin hazırladığı bitkilerle ilgili bilinen verilerin tamamı IUCN Tür Koruma Komisyonu tarafından derlenerek “1997 IUCN Tehlikedeki Bitkilerin Kırmızı Listesi” adı altında bir IUCN 1998 yılı yayını olarak çıkmıştır. 1994 sonrasında Kırmızı Liste kategorileri ve Türkiye Bitkileri Kırmızı Kitabı revize edilerek 2000 yılında tekrar yayımlandı.

  1. Ölçütlerin Tanımlanması

Populasyon ve populasyon büyüklüğü (A,C ve D ölçütleri): Buradaki populasyon terimi biyolojik kullanımından farklıdır ve bir taksondaki bireylerin toplam sayısını ifade eder. Pratik nedenlerden dolayı populasyonun büyüklüğü sadece ergin bireylerin sayısı ile ölçülür.

Alt-populasyonlar (B ve C ölçütleri): Coğrafi veya diğer nedenlerden dolayı birbirinden ayrı ve aralarında birey gidiş gelişi az olan gruplardır. Populasyondaki jeolojik, demografik veya genetik farklılaşmaları tanımlar.

Ergin bireyler (A,B,C ve D ölçütleri): Ergin bireylerin sayısı üreme yeteneğine sahip olduğu bilinen, tahmin edilen bireylerin sayısını ifade eder. Bu hesaplamada aşağıdaki noktalar dikkate alınmalıdır:

  • Yeni birey(yavru) üretmeyecek ergin bireyler sayılmamalıdır.
  • Populasyonun büyüklüğü dalgalanıyorsa, düşük bir tahmin kullanmak gerekir.
  • Yaşam döngüsünün bir anında ergin bireylerin hepsini veya bir kesimini doğal olarak kaybeden taksonlarda, ergin bireylerin üremeye hazır olduğu dönemlerdeki toplam sayıları kullanılmalıdır.
  • Taksonun tükenmiş olduğu bir bölgeye tekrar salınan bireyler, ergin bireyler olarak sayılmadan önce, kendi varlığını sürdürebilen yavrular üretmelidir.

Kuşak (A,C ve E ölçütleri): Kuşak süresi ve uzunluğu populasyondaki yeni doğmuş bireylerin ebeveynlerinin ortalama yaşıdır. Kuşak süresi, populasyondaki erginlerin değişim hızını yansıtır.

Azalma (A ölçütü): Azalma belirtilen süre içinde ergin bireylerin sayısında, en az belirtilen miktardaki % olarak düşüştür. Ancak bu düşüşün sürmesi gerekli değildir, dalgalanmaların düşüş evresi azalma olarak sayılmaz.

Süregelen düşüş (B ve C ölçütleri): Süregelen düşüş, yakın geçmişte sürmüş, halen süren veya gelecekte süreceği öngörülen, önlemler alınmadığı takdirde devam edecek olan düşüşlerdir. Bu düşüşler; düzgün, düzensiz veya seyrek olabilir.

Aşırı dalgalanmalar (B ve C ölçütleri): Aşırı dalgalanmalar, populasyon büyüklüğü veya yayılışı sık sık, çabuk ve 10 kat artış veya azalış gibi şiddetli oynamalarla değişen taksonlarda görülür.

Ciddi derecede parçalanmış (B ölçütü): Bir taksondaki bireylerin çoğunun küçük ve nispeten yalıtılmış alt populasyonlar halinde bulunmalarından dolayı tükenme riskinin artması durumunu yansıtır.

Yayılış alanı (A ve B ölçütleri): Rastlantısal olanların dışında, bir taksonun bulunduğu bilinen, çıkarsanan veya öngörülen bütün noktaları içine alacak şekilde çizilebilecek en kısa sınırların içinde kalan alan olarak tanımlanır.

Yaşam alanı (A,B ve D ölçütleri): Bir taksonun yayılışının içinde kalan ve rastlantısal olanların dışında, o taksonun yaşadığı alan olarak tanımlanır. Bu ölçüt, b,r taksonun, genellikle uygunsuz ve kullanılmayan habitatları da içerebilen yayılışının tümünde bulunmayacağı gerçeğini yansıtır.

Yer (B ve C ölçütleri): Coğrafi veya ekolojik olarak ayrı olan ve tek bir tehdit edici olay ile oradaki taksona ait tüm bireylerin hızla etkilenebileceği alandır. Taksonda birden çok tehdit edici olaydan etkilendikleri durumlarda, yerin tanımı olası tehditlerin en ciddi olanına göre yapılır.

Nicel analiz (E ölçütü): Bir taksonun yaşam tarzı, habitat gereksinimleri ve tehditler hakkında bilinenlere ve belirtilen yönetim seçeneklerine dayanarak, taksonun tükenme olasılığını hesaplayan herhangi bir analiz olarak tanımlanır. Populasyonun yaşam analizi bu tekniklerden biridir.

  1. Sınıflar

Soyu Tükenmiş (EX, extinct): Son bireyin de öldüğüne dair hiçbir şüphe kalmadığında o takson Tükenmiş (Extinct) olur. Soyu tükenen taksonun, geçmişteki yayılış alanındaki bilinen veya tahmin edilen habitatta, uygun zamanda geniş taramalar sonucunda hiçbir bireyin kaydedilmemesi durumunda takson tükenmiş kabul edilebilir. Bu taramalar, türün yaşam döngüsü ve formuna uygun bir zaman aralığında yapılmış olmalıdır.

Doğal Çevrede Tükenmiş (EW, extinct in the wild): Doğal bölgelerde soyu tükenmiş taksonların sadece yetiştiricilik koşullarında bilinen veya yaşamasına izin verilen, geçmişteki sahanın dışındaki populasyonlardır. Doğal çevrede soyu tükenen taksonun, geçmişteki yayılış alanındaki bilinen veya tahmin edilen habitatta, uygun zamanda geniş taramalar sonucunda hiçbir bireyin bulunmaması durumunda takson doğal çevrede tükenmiş olarak kabul edilir.

Ciddi Tehlikeye Girmiş, Kritik (CR, criticalli endangered): Eldeki en iyi kanıtlar, taksonun A’dan E’ye kadar ölçütlerden herhangi birini kritik sınıf içinde karşıladığını gösteriyorsa, takson Kritik (CR) olarak sınıflanır, bu nedenle neslinin doğada tükenme tehlikesinin aşırı derecede yüksek olduğu kabul edilir.

Tehlikede (EN, endangered): Eldeki en iyi kanıtlar, taksonun A’dan E’ye kadar ölçütlerden herhangi birini tehlikede sınıfı içinde karşıladığını gösteriyorsa, takson tehlikede (EN) olarak sınıflanır ve bu nedenle neslinin doğada tükenme tehlikesinin yüksek olduğu kabul edilir.

Duyarlı (Savunmasız) ( VU, Vulnerable) : Eldeki en iyi kanıtlar, taksonun A’dan E’ye kadar ölçütlerden herhangi birini duyarlı sınıfı içinde karşıladığını gösteriyorsa, takson duyarlı(VU) olarak sınıflanır ve bu nedenle neslinin doğada tükenme tehlikesinin yüksek olduğu kabul edilir.

Tehdide Açık (NT, Near Threatened): Ölçütlere göre değerlendirildiğinde kritik, tehlikede veya duyarlı sınıflarına girmeyen, fakat bu ölçütleri karşılamaya yakın olan veya yakın gelecekte tehdit altında olarak tanımlanma olasılığı olan bir takson tehdide açık olarak sınıflandırılır.

Düşük Riskli (LC, Least Conncern): Ölçütlere göre değerlendirildiğinde

kritik, tehlikede veya duyarlı sınıflarına girmeyen bir takson düşük riskli olarak

sınıflandırılır. Geniş yayılışlı ve nüfusu yüksek olan taksonlar için kullanılır.

Yetersiz Verili (DD, Data Deficient): Yeterli bilgi bulunmadığı için yayılışına ve nüfus durumuna bakarak tükenme tehlikesine ilişkin bir değerlendirme yapmanın mümkün olmadığı taksonlar yetersiz verili sınıfına girer. Bu sınıftaki bir takson iyi çalışılmış ve biyolojisi iyi biliniyor olabilir, ancak gerekli yayılış ve nüfus bilgileri elde yoktur. Yetersiz verili bir tehdit sınıfı değildir, bir taksonu DD sınıfına yerleştirirken dikkatli olmak gerekir.

Değerlendirilmeyen (NE, Not Evaluated) : Değerlendirilmeye alınmamış ve henüz değerlendirilmemiş taksonlar için kullanılır. Değerlendirilmeye alınmamış taksonlar için ölçüt değerlendirilmesi yapılmaz.

IUCN Kırmızı Liste Sınıfları, aşağıdaki üç istisna veya ayarlama dışında aynen kullanılmalıdır.

  1. Bölgede tükenmiş ama dünyanın başka yerlerinde bulunan taksonlar Bölgede Tükenmiş (RE) olarak sınıflandırılmalıdır.
  2. Doğada Tükenmiş (EW) sınıfı sadece, bütün doğal yayılışı içinde tükenmiş olan, ama tarımda, tutsak olarak veya geçmiş dağılımının çok kdışına yerleştirilmiş populasyonlar halinde yaşayan taksonlar için kullanılmalıdır.
  3. Bölgesel olarak değerlendirilmesi uygun olmayan taksonlar Değerlendirilemeyen (NE) olarak sınıflandırılmalıdır.

KAYNAKÇA

Karaçetin, E. ve Welch, H. J. (2011). Türkiye’deki Kelebeklerin Kırmızı Kitabı. (1. Basım). Ankara: Dumat Ofset Matbaacılık.

URL1. http://life.bio.sunysb.edu/ee/akcakayalab/kurallar4.pdf adresinden 17.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL2. http://life.bio.sunysb.edu/ee/akcakayalab/ulusal3.pdf adresinden 17.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL3. http://www.iucn.org/about/ adresinden 17.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL4. http://www.iucnredlist.org/about/red-list-overview adresinden 17.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL5. http://en.wikipedia.org/wiki/IUCN_Red_List adresinden 17.03.2013 tarihinde erişilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK

Biyolojik çeşitlilik ya da biyoçeşitlilik, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinin 2. maddesinde; “Kara, deniz ve diğer su ekosistemleri ile bu ekosistemlerin bir parçası olduğu ekolojik kompleksler de dahil olmak üzere tüm kaynaklarla canlı organizmalar arasındaki farklılaşma anlamındadır; türlerin kendi içindeki ve türler arasındaki çeşitlilik ve ekosistem çeşitliliği de buna dahildir.”  Daha basit tanımıyla biyolojik çeşitlilik, belirli bir bölge veya alandaki bitki, hayvan veya diğer canlıların çeşitliliği anlamına gelir. Tüm canlıları kapsayan biyolojik çeşitlilik, genetik çeşitlilik, tür çeşitliliği ve ekosistem çeşitliliği olmak üzere 3 seviyede incelenebilir.

Genetik çeşitlilik; tür içindeki çeşitliliği ifade eder ve kalıtsal olarak aktarılan varoluşun fiziksel ve biyokimyasal karakteristiklerini belirleyen biyokimyasal paketler olarak tanımlanabilir. Genetik çeşitlilik belli bir tür, populasyon ya da ırk içindeki gen farklılığıyla ölçülür. Bu tür farklılıklar örneğin; tarımda daha dayanıklı bitkilerin üretilmesini, canlıların değişik çevre koşullarına adapte olmasını sağlar. “Genetik Çeşitlilik Merkezi” (GÇM) olarak belirlenen başlıca alanların, dünya üzerinde yer aldığı bölgeler ve isimleri şunlardır: Çin GÇM, Hindistan GÇM, Orta Asya GÇM,Orta Doğu GÇM, Akdeniz Havzası GÇM,Etiyopya GÇM, Güney Meksika ve Orta Amerika GÇM,Güney Amerika GÇM.

Bu ana merkezlerin, küçük alt bölgelere ayrılmasıyla başlıca GÇ Merkezleri sayısı 8’den 12’ye çıkmıştır. Bunlara ek olarak her bir bölge içinde, daha alt düzeyde kurulmuş GÇ Merkezleri de belirlenebilmektedir. Örneğin, Türkiye’de kültüre alınmış bitkiler için 5 adet mikro-GÇM belirlenmiştir.

Tür çeşitliği; belli coğrafi sınırları içindeki türlerin toplam sayısı ile ölçülmektedir. Yeryüzü üzerindeki mevcut olan tür çeşidi sayısının 10 milyon ile 80 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bugüne kadar bu sayının yalnızca 1,6 milyon türü tanımlanabilmiş ve isimlendirilmiştir. Yeryüzündeki mevcut canlı grupları arasında tür sayısı bakımından en büyük çoğunluk böcekler olmakla birlikte en az olan canlı grubu ise omurgalılar grubudur.

Ekosistem çeşitliliği; ne kadar fazla ise, zengin tür topluluklarının neslini sürdürmesi o derece güvence altına alınmış olur. Çünkü ekosistemler, canlıların yaşamını sağlayan ve onları sürekli olarak etkisinde bulunduran kaynakları oluşturur. Örneğin; mera, orman, göl ve nehir ekosistemleriyle step, sazlık gibi ekosistemler göz önüne getirilirse, ne kadar çok çeşitli bitki ve hayvan türlerine ait canlıların birbirine zarar vermeden yaşayabileceği kolayca anlaşılmaktadır

Türkiye’nin Ekosistem ve Biyolojik Çeşitliliği

Asya, Avrupa ve Afrika kıtalar üçgeninin merkezinde yer alan ülkemiz, coğrafi konumu itibariyle farklı ekosistemlere sahip olup, çok sayıda canlı türünü içinde barındırmaktadır. Gerek topoğrafik yapısının uygunluğu gerek aynı anda farklı iklim türlerinin yaşandığı ülkemiz hayvan ve bitki çeşitliliği açısından oldukça zengin bir konumdadır.

Türkiye, nerdeyse tüm Avrupa kıtası bitki çeşitliliğine denk olan 12.000 bitki taksonuna sahip olup, bu bitki türlerinden 3708 tanesi endemiktir. 171 memeli, 105 sürüngen, 18 kurbağa, 276 deniz balığı ve 236 tatlı su balığı, 60 – 80 bin arası böcek türüyle ülkemiz, uluslar arası değerlendirme ölçütlerine göre doğal kaynak zengini bir ülkedir. Önemli göç yolları üzerinde bulunan ülkemiz, 454 kuş türünü bünyesinde barındırmaktadır. Başta buğday olmak üzere, arpa, yulaf, fiğ, nohut ve mercimeğin yabani ataları Türkiye’de bulunur.Türkiye bu zenginliğini sahip olduğu orman, dağ, step, sulak alan, kıyı ve deniz ekosistemlerine ve bu ekosistemlerin farklı formlarına sahip olmasına borçludur.

Orman Ekosistemi

Ülkemizde Akdeniz, Doğu ve Batı Karadeniz ormanlarında çam gibi iğne yapraklı ve göknar, kayın, meşe, dişbudak, akçaağaç, gürgen gibi yaprak döken birçok türü görebiliriz. Akdeniz Bölgesi’ndeki sedir ormanları dünyadaki en büyük sedir ormanlarıdır. Kaz Dağı ormanlarında yetişen Kaz Dağı göknarı; Eğirdir’in güneyindeki kasnak meşesi; Köyceğiz-Dalaman arasında yaygın olan sığla ağacı ve günlük ağacı ormanları; Datça yarımadasındaki Datça hurması; Kastamonu, Yozgat ve İspir çevresinde yetişen İspir meşesi ormanlarımızdaki endemik ağaç türlerinden bazılarıdır.Ormanlarımız bitki çeşitliliğinin yanında hayvan türleri açısından da çok zengindir. Ayı, tilki, çakal, vaşak, geyik, dağ keçisi, yaban domuzu türleri, yılan türleri, kaplumbağalar, ağaçkakan ve çeşitli baykuş türleri için ormanlarımız doğal habitat konumundadır. Nesli tükenme tehdidi altındaki çengel boynuzlu dağ keçisi,yaban kedisi, şah kartal ve kara akbaba ülkemiz ormanlarında üremektedir ve uluslar arası sözleşmelerle koruma altına alınmıştır.

Step Ekosistemi

Ormanların yanı sıra ülkemizin %28’ini stepler kaplar. Özellikle Doğu Anadolu ve İç Anadolu stepleri biyolojik çeşitlilik açısından önemlidir. Bu stepler özellikle yabani buğday türleri gibi bazı endemik türler bakımından gen merkezidir. Türkiye’deki ekosistemler açısından bakıldığında 3000 endemik bitki türünün 1200’ü step bitkisidir. Ankara çiğdemi, yanar döner çiçeği, çoban dikeni bu bitki türlerindendir. Bitkilerin yanı sıra Anadolu miflonu, kurt, huş faresi, vaşak, gelengi gibi hayvan türleri ülkemiz steplerinde yer alan hayvan türleridir. Avrupa’da nesli tükenme tehlikesinde olan kuş türlerinden toy, küçük kerkenez, yılan kartalı, şahin, doğan, ibibik, bıldırcın gibi türler ülkemiz steplerinde yaşamaktadır.

Sulak Alan Ekosistemleri

Sulak alanlar; doğal ve yapay, tatlı veya tuzlu sular, durgun veya akıntılı derinliği 6 metreyi geçmeyen sular, sazlık ve bataklıklardır. Sulak alanlar tropikal bölgelerden sonra biyolojik çeşitliliği en fazla olan ekosistemlerdir. Ülkemizde Van Gölü, Tuz Gölü, Kızılırmak, Fırat, Seyhan gibi büyük ırmaklar, baraj gölleri sulak alanlardır. Ülkemiz göçmen kuşların göç yolları üzerinde bulunan İstanbul Boğazı, Artvin-Borçka ve Hatay-Belen gibi 3 önemli bölgeye sahiptir. Soyu tükenme tehlikesinde olan; leylek, kızıl akbaba, küçük akbaba, küçük orman kartalı, büyük orman kartalı, küçük kartal, yılan kartalı, kara çaylak, arı şahini, şahin, saz delicesi, atmaca, yoz atmaca, gökdoğan, delice doğan, kaşıkçı ve turna gibi türler bu göç bölgelerine uğramaktadır. Dünyada nesli tükenme tehlikesinde olan tepeli pelikan Manyas Kuş Gölü ve Çamaltı Tuzlasında, dik kuyruk ördeği Burdur Gölü’nde kışlar. Tuz Gölü filamingoları da bu bölgede yuva yapar. Türkiye’nin sulak alanlarında saz, kamış, hasır otu, nilüfer vb. bitkilerin yanında su mercimeği gibi su altı bitkileri de bulunmaktadır.

Deniz ve Kıyı Ekosistemleri

Üç tarafı denizlerle çevrili olan ülkemiz, deniz ve kıyılarda zengin biyolojik çeşitliliğe sahiptir. Ege Denizi birçok ada, adacık, deniz mağaraları ve kayalıklar yönüyle ekosistem çeşitliliği açısından önemli konumdadır. Ege Denizi’ndeki bu mağaralar Akdeniz foku gibi nesli tükenme tehdidinde olan canlıların yanında birçok balık türü için barınak oluşturmaktadır. Karadeniz, dünyanın okyanuslardan en fazla yalıtılmış ve en geniş anoksik deniz özelliğini taşımaktadır. Aşırı avlanma, yaşam ortamı kaybı, yabancı türler, deniz taşımacılığı ve karasal kaynakların neden olduğu kirlilik sebebiyle ticari öneme sahip 26 türden sadece 6’sı kalmıştır. Özellikle aşırı avlanma sebebiyle kalkan, uskumru, hamsi, ton balığı, kılıç balığı gibi balık türlerinin sayısı azalmış; mersin balığı gibi türlerin nesli tükenme tehlikesine girmiştir.

Dağ Ekosistemi

Ülkemizde dağların uzanışı ve yükselti; farklı bitki ve orman ekosistemlerinin ortaya çıkmasını etkilemiştir. Örneğin Doğu Karadeniz’deki ladin ormanlarının zenginliği Karadeniz’den gelen nemli havanın dağlar boyunca yükselerek su oluşturmasıyla ilgilidir.

Sığala, bataklık sirken otu, kardelen, tülüşah, yanardöner, andız otu, teke sakalı, Toros kızılağacı, huş yapraklı kızılağaç, Rize huşu, Artvin kuduz otu, tuzcul kirpidikeni, tuzcul sabun otu, sarı meyan, kasnak meşesi, Antalya süseni, Boğaz keteni, kuzukulağı ülkemizde bulunan endemik bitki türlerinden bazılarıdır.

KAYNAKÇA

Atik, A.D., Öztekin, M., Erkoç, F. (2010). Biyoçeşitlilik ve Türkiye’deki Endemik Bitkilere Örnekler. Gazi Üniversitesi eğitim Fakültesi Dergisi, 30(1), 219-240.

Çelik, İ. (2010). Biyoçeşitlilik Ne Kadar Değerli?. Bilim ve Teknik. 516.

Işık, K. (t.y.). Biyolojik Çeşitlilik. Çevre ve İnsan. Kıvanç, M. ve Yücel, E. (Editörler). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları.

Öner, Z. (2010). Endemik ve Nesli Tükenen Türlere Atfedilen Değerlerin Belirlenmesi. Yayınlanmış yüksek lisans tezi. Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü : Ankara.

URL1.http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye’deki_endemik_bitkiler_listesi#Ac.C4.B1f.C4.B1nd.C4.B1kgiller_.28Altingiaceae.29 adresinden 09.04.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL2.http://biyologlar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=235:ekosstem-cetll&catid=92:ekoloji adresinden 09.04.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL3.http://www.orman.ktu.edu.tr/om/abds/obotanigi/ders_notu/Bitkisel_Biyocesitlilik.pdf adresinden 09.04.2013 tarihinde erişilmiştir.

URL4. http://www.tubitak.gov.tr/tubitak_content_files/vizyon2023/csk/EK-14.pdf adresinden 09.04.2013 tarihinde erişilmiştir.